Türkiye’de Alevilere Yönelik Fiziksel ve Epistemik Şiddet

Ders Başlığı
Türkiye’de Alevilere Yönelik Fiziksel ve Epistemik Şiddet
Eğitmen
Prof. Dr. Markus Dressler
Yayıncı
Alevi Ansiklopedisi / Alevi Encyclopedia
İçerik
Alevi Ansiklopedisi Açık Dersleri
Yayın Dönemi
Format
Video Ders + Ders Metni + Çok Dilli Versiyonlar
DOI
–
Yayım Tarihi
Ekim 21, 2026
Eğitmen
Prof. Dr. Markus Dressler
Bio

Markus Dressler, Leipzig Üniversitesi’nde Modern Türkiye Çalışmaları profesörüdür. Doktora ve habilitasyonunu Din Bilimleri alanında tamamlamıştır. Daha önce Amerika Birleşik Devletleri’nde Hofstra Üniversitesi ve Oberlin College’da, Türkiye’de İstanbul Teknik Üniversitesi’nde ve Almanya’da Bayreuth ve Göttingen üniversitelerinde tam zamanlı öğretim görevlerinde bulunmuştur. Başlıca araştırma ve yayın alanları Alevilik çalışmaları; geç Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye’de din, siyaset ve toplum; din ve sekülerizm; kavram tarihidir.

2026 yılından bu yana Leipzig’deki Saksonya Bilimler Akademisi bünyesinde yürütülen uzun vadeli Alevi Arşivi: 16. Yüzyıldan 20. Yüzyıla Alevi Topluluklarının Etnotarihi projesine başkanlık etmektedir.

Bu ders, Türkiye Cumhuriyeti’nde Alevilerin maruz kaldığı fiziksel ve epistemik şiddeti ele almaktadır. Bu şiddet biçimlerinin birbiriyle bağlantılı olduğunu ve ancak Türkiye’deki ulus inşasının daha geniş bağlamı içinde anlaşılabileceğini savunmaktadır.

Türk ulus-devletinde Alevilere atfedilen konum, belirsizliklerle şekillenmiştir. Bir yandan Aleviler, kendi içlerindeki etnik çeşitlilik nedeniyle tahayyül edilen Türk ulusu içinde belirsiz bir yer işgal etmişlerdir. Diğer yandan, İslam’la ilişkileri de aynı ölçüde tartışmalı olmuştur. Ne tam anlamıyla ortodoks Müslümanlar ne de bütünüyle İslam’ın dışında görülmüşlerdir. Dinlerine ve etnik kimliklerine ilişkin bu iki belirsizlik, hem devlet politikalarını hem de Alevilere yönelik kamusal algıları derinden şekillendirmiştir. Dahası, bu belirsiz konumlandırmanın yol açtığı epistemik şiddet, Alevilerin dışlanmasına, ayrımcılığa uğramasına ve şiddet içeren saldırılara maruz kalmasına zemin hazırlamıştır.

Ders, (1) Türk milliyetçiliğinin bilgi rejiminde Alevilerin bu belirsiz konumlandırılışının tarihine ve biçimlerine genel bir bakış sunmakta ve (2) Cumhuriyet dönemindeki Alevi karşıtı şiddet örneklerini bu epistemik çerçeveyle ilişkili olarak bağlamsallaştırmaktadır.

Giriş

Bu sunumda, Türkiye Cumhuriyeti’nde Alevilerin maruz kaldığı fiziksel ve epistemik şiddeti ele almak istiyorum. Bu şiddet biçimlerinin birbiriyle bağlantılı olduğunu ve ancak Türkiye’deki ulus inşasının daha geniş bağlamı içinde anlaşılabileceğini savunacağım.

Bunu açıklayacağım; ancak önce Alevilerin kim olduğuna ilişkin birkaç söz söylemek istiyorum:

Günümüzde bu terim, esas olarak Türkiye’de Türkçe, Kurmancî ve Kırmancki konuşan etnodinsel topluluklar için; daha sınırlı ölçüde ise başta Balkanlar olmak üzere komşu eski Osmanlı coğrafyasındaki Müslüman nüfuslar içinde bulunan topluluklar için kullanılmaktadır. Bu topluluklar, ocak sistemi gibi özgül toplumsal-dinî yapılar ve İslam’la ilişkisi son elli yıldır tartışma konusu olan karizmatik ve mistik bir dindarlık aracılığıyla birbirine bağlıdır. Osmanlı döneminde çoğunlukla Kızılbaş, yani “kızıl başlı” olarak adlandırılmışlardır. Bu terim, günümüzde de dinî ve toplumsal sapkınlığın yanı sıra siyasi sadakatsizliğe ilişkin olumsuz çağrışımlar taşımaktadır.

Modern Aleviliğin tarihi, modern Türkiye’nin tarihinden ayrı düşünülemez. Osmanlı İmparatorluğu’nun on dokuzuncu yüzyılda giderek merkezîleşmesi ve daha sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin birleşik bir ulus-devlet yaratmaya yönelmesiyle birlikte dinî ve etnik çeşitlilik siyasi bir sorun olarak görülmeye başlanmıştır. Bu süreçten etkilenen topluluklar arasında, dinî ve toplumsal özgünlükleri nedeniyle ortaya çıkmakta olan ulusal düzen içinde belirsiz bir konuma yerleştirilen Kızılbaş-Aleviler de bulunuyordu. Jön Türk döneminin sonlarından itibaren Alevilik, giderek özü itibarıyla Türk olan bir dinî gelenek olarak tanımlanmaya başlanmıştır. Bu yeniden yorumlama, Alevilerin Türk ulusuna sembolik olarak dâhil edilmesini sağlarken dinî kimliklerini de Türk milliyetçiliğinin ideolojik ihtiyaçlarına göre yeniden tanımlamıştır: Türk, Müslüman ama heterodoks, seküler.

Birçok Alevi, özellikle Türkçe konuşan Aleviler, zaman içinde bu yeni yorumu benimsemiştir. Seküler devleti Sünni Müslüman çoğunluğun ayrımcılığına karşı bir güvence olarak görerek Kemalist laikliğe güçlü bir bağlılık geliştirmişlerdir. Bununla birlikte, Cumhuriyet’le kurulan bu özdeşlik Alevi karşıtı önyargıları hiçbir zaman ortadan kaldırmamıştır.

Türk ulus-devletinde Alevilere atfedilen konum, belirsizliklerle şekillenmeye devam etmiştir. Bir yandan Aleviler, kendi içlerindeki etnik çeşitlilik nedeniyle tahayyül edilen Türk ulusu içinde belirsiz bir yer işgal etmişlerdir. Diğer yandan, İslam’la ilişkileri de aynı ölçüde tartışmalı olmuştur. Ne tam anlamıyla ortodoks Müslümanlar ne de bütünüyle İslam’ın dışında görülmüşlerdir. Dinlerine ve etnik kimliklerine ilişkin bu iki belirsizlik, hem devlet politikalarını hem de Alevilere yönelik kamusal algıları derinden şekillendirmiştir. Dahası, Cumhuriyet dönemi boyunca Aleviler tekrar tekrar dışlanmanın, ayrımcılığın ve şiddet içeren saldırıların hedefi olmuşlardır.

Alevi karşıtı şiddet konusuna geçmeden önce, epistemik şiddetle ne kastettiğimi açıklamak istiyorum.

Epistemik Şiddet

Postkolonyal kuramcı Gayatri Chakravorty Spivak’ın ortaya koyduğu epistemik şiddet kavramının, Alevilik hakkındaki milliyetçi bilgi üretimini anlamak için yararlı olduğunu düşünüyorum. Fiziksel şiddet doğrudan zulme, katliamlara ve ayrımcılığa işaret ederken epistemik şiddet bilgi üretimiyle ilgilidir. Egemen siyasi ve kültürel söylemlerin marjinalleştirilmiş toplulukları nasıl tanımladığını, onların kendilerini temsil etme yetkisini nasıl reddettiğini ve hegemonik çıkarlara hizmet eden kimlikleri nasıl dayattığını ifade eder. Şiddetin epistemik ve fiziksel biçimleri arasındaki ayrım, aralarındaki içsel bağlantıyı kavramamıza yardımcı olur: Epistemik bilgi, iktidar dinamiklerini kurar ve yansıtır. Şiddeti meşrulaştırabilecek marjinalleştirme ve dışlama süreçlerinin temelini oluşturur.

Ele aldığımız örnekte bu epistemik şiddet, Alevileri ulusun sürekli olarak eksik kalan özneleri şeklinde tasvir eden milliyetçi bir söyleme dayanmaktadır. Siyasi koşullara bağlı olarak yeterince Müslüman olmayan, yeterince Türk olmayan veya siyasi bakımdan güvenilmez kişiler olarak temsil edilirler. Cumhuriyet tarihi boyunca değişen bu temsiller, Alevilerin toplumun eşit üyeleri olarak meşruiyetini sorgulamaya açmış ve süregelen asimilasyon projelerini haklı göstermiştir.

Tarihsel Bakış

Aleviler hakkındaki modern bilginin tarihsel soykütüğü, geç Osmanlı dönemine uzanmaktadır. Amerikalı misyonerler, Osmanlı yetkilileri ve daha sonra Türk milliyetçisi aydınlar da dâhil olmak üzere farklı aktörler, Aleviliğe ilişkin birbiriyle rekabet eden yorumlar üretmişlerdir. Bu süreçten doğan tarihsel tahayyül, Aleviliği İslam’ın heterodoks ama temelde Türk olan bir biçimi olarak temsil etmiştir.

Bu konudaki en etkili formülasyonlardan biri, Aleviliği kökleri İslam öncesi ve yeni İslamlaşmış Türk geleneklerine dayanan, İslam’ın senkretik ve heterodoks bir biçimi olarak tanımlayan milliyetçi tarihçi Fuad Köprülü’ye aittir. Bu yorum, Aleviliği kültürel açıdan birleşik bir Türk ulusuna ilişkin milliyetçi tasavvurla uzlaştırırken Alevi geleneğinin bu anlatıya uymayan yönlerini marjinalleştirdiği için son derece etkili olmuştur. Dışarıda bırakılan bu yönler arasında, bir yandan Alevi topluluklarının çok etnikli yapısı, diğer yandan Alevi pratikleri ve inançlarının İslam’ın ve Türk dinî geleneklerinin dışındaki dinî oluşumlarla bağlantıları bulunmaktadır.

Bunun sonucu, koşullu bir dâhil edilme olmuştur. Aleviler, Aleviliği özü itibarıyla Türk kültürü olarak sunan, hem kendi içindeki etnik çeşitliliği hem de kendine özgü dinî niteliğini geri plana iten milliyetçi paradigmayı kabul etmeleri koşuluyla Türk ulusunun bir parçası olarak kabul edilmişlerdir. Bunun sonucunda dinî gelenekleri, tarihsel hafızaları ve iç çeşitlilikleri büyük ölçüde görünmez kalmıştır.

Epistemik şiddet olarak tanımladığım şey, Alevilerin dışarıdan, onları tabi kılan, özcüleştiren ve disipline eden bu tanımlanma sürecidir. Bu süreç, fiziksel şiddet olaylarının düşünülebilir ve birçok durumda kamuoyu nezdinde haklı gösterilebilir hâle geldiği ideolojik çerçeveyi oluşturmuştur.

Epistemik ve Fiziksel Şiddet: Tarihsel Örnekler

Şimdi bu argümanı Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki çeşitli örnekler üzerinden açıklamak istiyorum.

İlk ve en yıkıcı örnek, 1937 ve 1938 yıllarında Dersim’de gerçekleştirilen askerî harekâttır.

Günümüzde Dersim “harekâtı”, Kemalist ulus inşasının en şiddetli örneklerinden biri olarak yaygın biçimde kabul edilmektedir. Resmî rakamlar yaklaşık 13.000 kişinin öldüğünü ve yaklaşık 12.000 kişinin zorla yerinden edildiğini bildirmektedir. Devlet dışı tahminler ise çok daha yüksektir. Askerî saldırı ve ona eşlik eden, sonrasında da devam eden siyasi tedbirler, günümüzde hem yerel halk hem de dışarıdan gözlemciler tarafından soykırım olarak hatırlanmaktadır.

Argümanım açısından önemli olan yalnızca şiddetin boyutu değil, aynı zamanda onu haklı göstermek için kullanılan dildir. 1935 yılında Dersim’in adı, “tunç el” anlamına gelen Tunceli olarak değiştirilmiştir. Bu, dışarıdan siyasi müdahaleye karşı direnişiyle bilinen bölgeyi merkezîyetçi devlete bütünleştirmeyi amaçlayan bir dizi yasal düzenlemenin parçasıydı. Devlet söylemi, Dersim halkını kültürel ve dinî açıdan geri kalmış, isyankâr ve medeniyete direnen bir nüfus olarak görüyordu. Dersim’in Kürt Alevi nüfusunu dinî bakımdan sapkın ve siyasi açıdan güvenilmez göstermek için Osmanlı’nın aşağılayıcı Kızılbaş imgesi bir kez daha seferber edildi. Aynı zamanda resmî söylem, ağırlıklı olarak Kırmancki ve Kurmancî konuşan Dersim Alevilerinin özünde Türk olduklarında ve dolayısıyla ulus içinde asimile edilebileceklerinde ısrar ediyordu.

Burada epistemik belirsizliğin şiddeti haklı göstermek için nasıl kullanılabildiğini görebiliriz. O dönemde Aleviler, özü itibarıyla Türk olarak tasvir ediliyordu. Bu, onların ulus içinde asimile edilmesini mümkün kılıyordu. Ancak kültürel ve dinî bakımdan eksik görüldükleri için kapsamlı bir devlet müdahalesi gerekli sayılıyordu. Dolayısıyla şiddet, baskı olarak değil, modernleşmenin ve ulusal bütünleşmenin meşru bir aracı olarak çerçeveleniyordu. Dersim harekâtı bağlamında, devlet şiddetini özgürleştirici bir eylem olarak haklı göstermek için medeniyet ve ulusal birlik temalarına başvuruluyordu.

Dikkat çekici biçimde, bu yorum Alevilerin bir bölümü, özellikle Dersim bölgesi dışından gelen ve Kemalist milliyetçilikle güçlü biçimde özdeşleşen Türk Aleviler tarafından da kabul edilmiştir. Birçoğu, harekâtı marjinalleştirilmiş bir nüfusa yöneltilen kitlesel şiddet olarak değil, siyasi bir isyana verilmesi gereken zorunlu bir yanıt olarak sunan resmî anlatıya kendilerini dâhil etmiştir.

Şimdi Alevi karşıtı şiddetin daha sonraki örneklerine geçiyorum.

1978 ile 1980 yılları arasında Kahramanmaraş, Çorum, Malatya ve Sivas kentlerindeki Alevi mahallelerine yönelik saldırılar, 180’den fazla kişinin hayatını kaybetmesine neden olmuştur. Bu saldırılar, Türkiye’de kendilerini sırasıyla siyasi sol ve sağla ilişkilendiren gruplar arasındaki çatışmanın giderek tırmandığı, Soğuk Savaş’ın yoğun ideolojik kutuplaşma ortamında gerçekleşmiştir.

Bu dönemde Alevi karşıtı söylem, ağırlıklı olarak siyasi sadakate odaklanmıştır. Aleviler giderek daha fazla komünist, Kürt ve ulusun düşmanı olarak tasvir edilmiştir. Bu siyasi suçlamalar, onların sözde dinî sapkınlıkları ve kuşkulu Türklükleri hakkındaki daha eski varsayımlarla yakından bağlantılı olmaya devam etmiştir. Siyasi ve dinî ötekilik birbirini güçlendirmiş, epistemik şiddetin fiziksel şiddetin meşrulaştırılabileceği bir çerçeveyi nasıl sağladığını bir kez daha göstermiştir.

1993 yılında Sivas’ta yaşanan katliam, söylemdeki önemli bir değişimi ortaya koymaktadır.

Madımak Oteli’nin İslami sloganlar atan fanatikleştirilmiş bir kalabalık tarafından ateşe verilmesinin ardından, bir Alevi kültür festivaline katılan otuz yedi aydın, sanatçı ve katılımcı hayatını kaybetmiştir. Bu kundaklama saldırısının bağlamını nasıl nitelendirebiliriz?

1990’lara gelindiğinde dinî kimlik meseleleri Türkiye’nin kamusal yaşamında giderek daha fazla öne çıkmıştır. Buna paralel olarak Alevi karşıtı söylem, dinî sapkınlık suçlamalarını Soğuk Savaş dönemine kıyasla çok daha güçlü biçimde vurgulamıştır. Dönemin kamusal söyleminin analizi, Sivas’taki saldırının esas olarak dinî mezhepçilikten beslendiğini göstermektedir. Aleviler, Sünni Müslüman çoğunluktan temelde farklı ve dolayısıyla şüpheyle yaklaşılması gereken kişiler olarak tasvir edilmiştir. Değişen siyasi bağlam, dışlamanın dilini değiştirmiş, ancak altında yatan yapıyı değiştirmemiştir.

Verdiğim Alevi karşıtı şiddet örneklerinin bütün örnekleri kapsamadığını belirtmek isterim. Bunlar, epistemik ve fiziksel şiddet arasındaki bağlantıya ilişkin argümanımı açıklamak amacıyla seçilmiştir.

Alevi Karşıtı Epistemik Şiddetin Güncel Örnekleri

Alevi karşıtı epistemik şiddet örüntüleri günümüzde de devam etmektedir.

Alevi topluluğu ile AKP hükümetleri arasındaki ilişkiler, sıklıkla dinî gerilimler ve mezhepçi söylemlerle şekillenmiştir. Örneğin Suriye iç savaşı sırasında Aleviler, kendisi de Arap Alevi bir aileden gelen Beşşar Esad’a sempati duymakla tekrar tekrar suçlanmışlardır. Mezhepçi söylem, Suriye’deki Arap Alevileri ile Türkiye’deki Alevileri “Alevi” kimlikleri üzerinden bir şekilde birbiriyle bağlantılı görmüştür. Bu topluluklar arasındaki önemli tarihsel ve teolojik farklılıkları göz ardı eden bu tür iddialar, Türkiye’deki Alevilere yönelik şüphelerin yeniden güçlenmesine katkıda bulunmuştur.

Epistemik şiddetin biçimleri, Diyanet İşleri Başkanlığı gibi Türkiye’deki devlet kurumlarının veya önde gelen siyasetçilerin, Aleviliğin gerçekte ne olduğuna ilişkin doğruları kamuoyu önünde dile getirirken benimsedikleri üstenci söylemlerde de görülebilir. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Alevi cem ritüelinin dinî ibadet değil, kültürel bir pratik olduğu yönündeki eski ve süregelen tutumu bunun bir örneğidir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dile getirdiği “Alevilik Ali’yi sevmekse ben örnek bir Aleviyim” ifadesi de bir başka örnektir. Bu tür pratikler, Aleviliğin gerçekte ne olduğuna dışarıdan otoriter biçimde hükmederek Alevilerin duyarlılıklarını görmezden gelmekte ve Alevi bilgisini gayrimeşrulaştırmaktadır. Bu durum, Alevi topluluklarında yoğun bir savunmasızlık duygusu yaratmaktadır.

Sunduğum örnekler, Alevi karşıtı epistemik şiddetin farklı tarihsel dönemlerde farklı biçimler aldığını göstermektedir. Milliyetçilik, antikomünizm ve dinî mezhepçilik, bu şiddetin başlıca kaynakları olarak öne çıkmaktadır.

Cumhuriyet tarihi boyunca Alevilere karşı kullanılan söylemlerin değişmesine rağmen dikkat çekici bir süreklilik tespit edebiliriz. Farklı dönemlerde Aleviler; sadakatleri, kimlikleri veya dinî meşruiyetleri sorgulanmaya açık bir topluluk olarak temsil edilmişlerdir. Alevilerin çoğunluğu oluşturan Türk Sünni Müslüman ulusla ilişkilerinin belirsizliğinin sürekli yeniden üretilmesi, tam da epistemik şiddeti oluşturan ve modern Türkiye tarihi boyunca fiziksel şiddet olaylarının neden tekrar tekrar ortaya çıkabildiğini açıklamaya yardımcı olan şeydir.

Şiddete Maruz Kalmak, Ancak Faillikten Yoksun Olmamak

Sonuç bölümüne geçmeden önce son bir noktayı vurgulamak istiyorum. Alevilerin Cumhuriyet döneminde maruz kaldıkları şiddete odaklanmak, onları yalnızca tarihin pasif mağdurları olarak tasvir etmemize yol açmamalıdır. Aleviler, maruz kaldıkları etnik ve dinî farklılığa ilişkin egemen söylemlerle çok çeşitli biçimlerde ilişki kurarlar. Bazıları, Aleviliğin özünde Türk olduğu düşüncesi gibi bu söylemlerin belirli yönlerini benimser veya Sünni İslami epistemeleri pekiştiren teolojik söylemleri kabul eder. Diğerleri bu söylemleri reddeder ve Alevi inancına ve kökenlerine ilişkin alternatif yorumlara yönelir: Örneğin Kurmancî ve Kırmancki konuşan bazı Aleviler, hem etnik kimlik hem de din bakımından Kürt veya Fars kökenlerini vurgularlar. Başkaları ise örneğin Aleviliğin İslam’la özsel herhangi bir bağlantısını reddederek veya Aleviliği İslam’ın özü olarak sunarak İslam içi bir heterodoksi olma epistemesine karşı çıkarlar. Alevilerin, Aleviliğin kökenlerini ve özünü etkin biçimde yeniden müzakere etmelerine ilişkin daha birçok örnek verilebilir.

Alevi tarihini bir acılar tarihine indirgememek de önemlidir.

Öncelikle, Türkiye’deki zulüm deneyimleri kolektif kimliğin, siyasi seferberliğin ve ulusötesi dayanışmanın bir kaynağı hâline gelmiştir. 1980’lerin sonlarından bu yana Alevi örgütleri hem Türkiye içinde hem de Avrupa diasporasının genelinde önemli ölçüde yaygınlaşmıştır. Bu örgütler siyasi, etnik ve dinî yönelimleri bakımından farklılık gösterirler; ancak bu farklılıklara rağmen Aleviliği kamusal alanda tarihin önceki herhangi bir döneminden çok daha görünür hâle getirmişlerdir.

Aleviler, çeşitli Avrupa ülkelerinde kurumsal tanınma konusunda kayda değer başarılar elde etmişlerdir. Örneğin Almanya ve Avusturya’da Alevi örgütleri, dinî topluluklar olarak farklı düzeylerde resmî tanınma elde etmiş ve devlet okullarında Alevilik din dersleri başlatılmıştır. Bu ülkelerde Aleviler, kendi dinî geleneklerini tanımlayan ve temsil eden başlıca aktörler olarak kabul edilmektedir.

Ancak Türkiye’de ilerleme sınırlı kalmıştır. Alevilerin ibadethaneleri olan cemevlerinin hukuki statüsü tartışmalı olmaya devam etmekte ve Aleviliğin niteliğine ilişkin kamusal tartışmalar hâlâ sıklıkla siyasetçiler, devlet kurumları veya Sünni dinî otoriteler tarafından üstenci bir biçimde yürütülmektedir. Bununla birlikte Türkiye’de de Aleviler, üstenci politikalara yönelik eleştirilerini açıkça dile getirmektedirler; her ne kadar Alevi topluluğunun iç çeşitliliği, egemen anlatılara etkili biçimde meydan okuyabilecek güçlü bir kamusal ses oluşturmayı zorlaştırmış olsa da.

Sonuç

Şimdi söylediklerimi toparlamak istiyorum.

Alevilerin günümüz Türkiye’sinde marjinalleştirilmesi, yalnızca siyasal İslam’la veya herhangi bir tek hükümetin politikalarıyla açıklanamaz. Bu durum, geç Osmanlı ve erken Cumhuriyet dönemlerinde ortaya çıkan çok daha derin bir tarihsel uzlaşmayı yansıtmaktadır. Türk milliyetçiliği, Kemalizm ve siyasal İslam’ın çeşitli biçimleri de dâhil olmak üzere farklı siyasi ideolojiler içinde Aleviler, hem Türk ulusal kimliği hem de İslam karşısında belirsiz bir konumda bulunan bir topluluk olarak tekrar tekrar temsil edilmişlerdir.

Tekrarlanan Alevi karşıtı şiddet olaylarının, yalnızca birbirinden kopuk hoşgörüsüzlük patlamaları veya tamamlanmamış ulusal bütünleşmenin sonucu olarak anlaşılmaması gerektiğini savunuyorum. Bunlar, Alevileri sürekli olarak ulusun eksik üyeleri şeklinde tanımlayan ve kendileri adına konuşma yetkilerini reddeden egemen söylemler aracılığıyla ifade edilen epistemik şiddetin görünür tezahürleri olarak daha iyi anlaşılabilir. Fiziksel şiddet olayları gerçekleşmeden önce Aleviler, farklılıkları açıklanmayı, düzeltilmeyi veya asimile edilmeyi, en uç durumlarda ise ortadan kaldırılmayı gerektiren sorunlu bir topluluk olarak zaten inşa edilmişlerdi.

Epistemik ve fiziksel şiddet arasındaki bu ilişkiyi fark etmenin daha geniş sonuçları vardır. Bu ilişki, şiddetin kimin ait olduğunu, kimin şüpheli kaldığını ve kimin sesinin meşru sayıldığını belirleyen bilgi kategorileri, kamusal anlatılar ve siyasi dil aracılığıyla işlediğini hatırlatmaktadır.

Son olarak, Aleviliğin ister laikçi ister İslamcı türden olsun milliyetçi rejimlere tabi kılınmasının ve bununla bağlantılı şiddet olaylarının iç sömürgeleştirme veya Oryantalizm olarak da analiz edilebileceğini belirtmek istiyorum. Epistemik şiddet kavramı gibi bu kavramlar da iktidarın bilgi aracılığıyla nasıl işlediğini sorgular. Bu, marjinalleştirilmiş ve azınlıklaştırılmış etnik ve dinî toplulukların özne konumlarını anlamak açısından temel önemdedir. Aynı zamanda Türkiye’deki Aleviler gibi tabi kılınmış toplulukların failliğini görmeyi zorlaştıran, mağduriyeti mutlaklaştıran tarih dışı anlatıları sarsmak için de gereklidir.

Umarım bu konuşmayı dinlemek, Aleviler hakkında daha fazla bilgi edinme merakınızı uyandırmıştır. İzlediğiniz için teşekkür ederim, hoşça kalın!

Dressler, Markus (2020). “Physical and Epistemic Violence against Alevis in Modern Turkey.” Stephan Astourian ve Raymond Kévorkian (ed.), Collective and State Violence in Turkey: The Construction of a National Identity from Empire to Nation-State içinde, ss. 347–371. New York ve Oxford: Berghahn Books. https://doi.org/10.1515/9781789204513-013.

CanoCan Films / Ekin Can Erol

Ekin Can Erol, ailesinin kökleri Türkiye’nin Dersim bölgesine uzanan Alman-Kürt belgesel yönetmeni ve yapımcıdır. Almanya’nın Potsdam kentinde yaşayan Erol, tarih, kültürel kimlik, göç, hafıza, din ve azınlık deneyimlerini ele alan belgesel projelerine odaklanan bağımsız film yapım platformu CanoCan Films’in kurucusudur.

Erol, Tarih ve Felsefe alanlarında lisans eğitimi almıştır. Akademik çalışmalarında da Dersim’e odaklanmıştır: lisans tezinde 1937–1938 olaylarını ve bu olaylara ilişkin tartışmalı tarihsel yorumları, özellikle de olayların isyan mı yoksa soykırım mı olarak sınıflandırılması gerektiğine ilişkin tartışmayı incelemiştir. Akademik birikimi ve Dersim’le kişisel bağı, tarih, kimlik ve kolektif hafızaya yönelik belgesel yaklaşımını şekillendirmeye devam etmektedir.

İlk belgeseli Asla Unutma – Sorumluluğumuz Nedir? (2020), Holokost’un hatırlanmasını ve Nasyonal Sosyalizm suçlarına ilişkin hafızanın korunmasında genç kuşakların taşıdığı sorumluluğu ele almıştır. Bunu, Alevi kimliği, tarihi, diasporası ve kuşaklar arası değişime odaklanan Alevilik – Bir Kimlik Arayışı (2021) ve Almanya Diasporasında Alevilik – Bir Başarı Hikâyesi mi? (2024) izlemiştir.

Son belgeseli Ziyaret – Doğanın Sesi (2026), kişisel anlatıları, dinî bilgiyi ve akademik perspektifleri bir araya getirerek Alevi geleneklerindeki, özellikle Dersim’deki kutsal mekânları ve peyzajları incelemektedir. Film ayrıca 16. Kürt Film Festivali’nin seçkisine alınmış ve festivalde gösterilmiştir.

Erol, CanoCan Films aracılığıyla kültürel, eğitsel ve akademik projeler için görsel-işitsel formatlar geliştirmekte ve üretmektedir. Çalışmaları, belgesel anlatımını tarihsel araştırmalar ve toplulukların bakış açılarıyla buluşturarak yeterince temsil edilmeyen tarihleri ve deneyimleri daha geniş kitleler için erişilebilir kılmayı amaçlamaktadır. Erol, 2026 yılında Alevi Ansiklopedisi Açık Dersler Serisi’nin Berlin’de gerçekleştirilen ilk çekimlerinin teknik yapımından ve stüdyo çalışmalarından sorumlu olmuştur.

https://www.canocanfilms.de/ / [email protected]
https://www.youtube.com/@CanoCanFilms
https://www.grin.com/document/373911
https://ucrisportal.univie.ac.at/de/publications/alevitentum-eine-suche-nach-identität/

Sponsor
Bu dersin çekimleri, Förderverein Alevitische Kultur (FAK) (https://aleviten.ch/) tarafından 13 Haziran 2026 tarihinde İsviçre’nin Bern kentinde Alevi Ansiklopedisi’ni tanıtmak ve desteklemek amacıyla düzenlenen etkinlikte toplanan bağışlar ve CanoCan Films yapımcısı Ekin Can Erol’un gönüllü emek katkısıyla gerçekleştirilmiştir. Çekimler, 11 ve 18 Temmuz 2026 tarihlerinde Berlin Alevi Toplumu (Alevitische Gemeinde Berlin) binasındaki CanoCan Films stüdyolarında yapılmıştır. Bağışlarıyla destek veren herkese ve gönüllü emeği için Ekin Can Erol’a teşekkür ederiz.

Lisans Bilgisi

© Yazar(lar). Aksi belirtilmedikçe, Alevi Ansiklopedisi’nde yayımlanan maddeler Creative Commons Atıf 4.0 Uluslararası Lisansı kapsamında lisanslanmıştır.

Logo CC by - Homepage

Picture of Prof. Dr. Markus Dressler

Prof. Dr. Markus Dressler

Dönem

Yukarı Çık

Alıntıla

  • Türkiye’de Alevilere Yönelik Fiziksel ve Epistemik Şiddet
  • Yazar: Dressler, Prof. Dr. Markus
  • Web Sitesi: Alevi Ansiklopedisi
  • Erişim Tarihi: 23.10.2026
  • Web Adresi: https://www.aleviansiklopedisi.com/open-lectures/turkiyede-alevilere-yonelik-fiziksel-ve-epistemik-siddet-10399/
Dressler, Prof. Dr. Markus (2026). Türkiye’de Alevilere Yönelik Fiziksel ve Epistemik Şiddet. Alevi Ansiklopedisi — ISIL: DE-4607. https://www.aleviansiklopedisi.com/open-lectures/turkiyede-alevilere-yonelik-fiziksel-ve-epistemik-siddet-10399/ (Erişim Tarihi: 23.10.2026)
[working_gallery]