Hacı Bektaş-ı Veli Dergahı
Alevilik ve Bektaşilik: Kavramsal Ayrım
Yan yana getirilmiş bir şekilde görmeye ve duymağa alışık olduğumuz Alevi-Bektaşi söylemi, her ne kadar bir aynılığı veya birlikteliği çağrıştırıyorsa da tarihsel ve sosyal oluşumları itibariyle farklı iki zümreyi niteleyen ve kendi içlerinde de homojen olmayan grupları kategorize eden çatı kavramlardır.
Alevilik bilindiği kadarıyla Kızılbaşlığın, 19. yy.’dan itibaren kullanılan ismi iken[i], Bektaşilik; adını Hacı Bektaş-ı Veli’den alan ve onun ölümünden yaklaşık iki yüz sene sonra Pir-î Sâni olarak da adlandırılan Balım Sultan tarafından kurumsallaştırıldığı kabul edilen tarikatın adıdır[ii]. Bektaşiler, temel olarak iki ana kola ayrılır. Bunlardan ilki; kaynağını Vilayetname’den alarak Hacı Bektaş’ın mücerred (bekâr)[iii] olduğu iddiasıyla Bektaşiliğin “soy yolu” ile değil de “yola intisap” ve “irşat” esasıyla kazanıldığını savunan, “Babagân/Babalar” olarak da adlandırılan tarikat olarak nitelendirilen gruba dâhil olan Bektaşilerdir. İkincisi ise soylarını Hacı Bektaş-ı Veli’ye dayandıran ve onun “bel evlâdı” oldukları iddiasını taşıyan, kendilerini bu anlamda Bektaşi olarak adlandıran ve hitap ettikleri bazı Alevi zümreleri tarafından da aynı adlandırmayla kabul gören Çelebiler ve onlara bağlı gruplardır.[iv]
Dergâhın Osmanlı Dönemindeki Konumu ve 1826 Kırılması
Kurumsal, yapısal ve yönetimsel olarak farklılıklar gösteren bu zümrelerin, düşünsel ve inançsal olarak birçok müşterek noktaları vardır. Bunlardan birisi, Hacı Bektaş-ı Veli’yi “pir” olarak kabul etmeleridir. Bektaşilerin merkezi, Pirevi olarak da adlandırılan Hacı Bektaş-ı Veli Dergâhıdır. Babagan ve Çelebi ayrımının temel nedeni olarak beliren Hacı Bektaş’ın evli olup olmadığı ve dolayısıyla soyunun sürüp sürmediği tartışmalarına paralel olarak ortaya çıkan asıl sorun, Dergâhın meşru temsiliyetinin kime ait olduğudur.[v] Babalara göre temsiliyet, Hacı Bektaş-ı Veli’nin vekili demek olan Dedebaba’lıkla, Balım Sultan’ın halifelerinden olan Sersem Ali Dedebaba ile 1551 yılında başlamış ve o günden 1925 yılında dergâhlar kapatılana kadar Hacıbektaş’taki Pirevi’nde devam etmiştir.[vi] Çelebiler ise temsiliyetlerinin meşruluğunu daha erken bir tarihe, Kalender Çelebi’nin ölümünden sonra büyük oğlu İskender Çelebi (1512-1548) ve ondan sonra da küçük kardeşi Yusuf Bâli Çelebi (1516-1568)’nin “postnişin” ve “vakıf mütevellisi” olduğu yıla kadar götürmektedirler.[vii] Hacı Bektaş Dergâhında Babaların ve Çelebilerin ikili yönetimleri, 1826’da Yeniçeri Ocağı ile birlikte Bektaşi tekkelerinin de kapatılmasına kadar sürmüştür. II. Mahmut yalnızca merkez Hacı Bektaş Dergâhını ibka etmiş (yerinde bırakmış) ancak bu tarihten sonra Dergaha Nakşibendi şeyhler atanmıştır. Böylelikle Dergâhtaki temsiliyet ve iktidar mücadelesine Babalar ve Çelebiler yanında Nakşi şeyhler de dâhil olmuştu.[viii]
1826 yılında Bektaşi tarikatı resmen kapatılsa da Bektaşilik sona ermemiş, Osmanlı yönetimi ile tarikat arasındaki ilişkiler de sürmüştü. Osmanlı yönetimi özellikle Hacı Bektaş Dergâhında özel bir uygulamaya gitmiş, yeni düzenlemelere itaat etmeleri karşılığında Bektaşi temsilcilerinin Dergâhta yaşamalarına izin verilmiş; vakfın gelirleri, Babalar, Çelebiler ve Nakşi şeyhler arasında tanzim edilmişti.[ix] Osmanlı yönetiminin, resmen yasakladığı tarikatla bu şekilde gayri-resmi ilişkilerinin sürmesinin nedeninin, yönetimin Dergâh aracılığıyla Bektaşiler üzerinde kontrolü esnek bir politika ile sağlama isteği olduğu düşünülmektedir.[x] Buna rağmen yönetim, Bektaşi gruplarından herhangi birini resmen tanımamış, atadığı Nakşi şeyhlerle denetimi sağlayarak dengeyi korumak istemiş olmalıdır.
Anadolu Alevilerinin dinsel örgütlenişleri ise Bektaşilerden farklı olarak “ocak” sistemine dayanmaktadır. Ocaklar, bağımsız ve Hacı Bektaş Çelebilerine bağlı olmak üzere iki ana kola ayrılmaktadır.[xi] Daha çok Doğu Anadolu ve Dersim merkezli bağımsız ocakların temsilcileri olan dedeler, Hacı Bektaş-ı Veli’yi Pir ve Serçeşme kabul edip saygı duymakla birlikte, Çelebilerle dolayısıyla Dergâhla herhangi bir organik bağları yoktur. Hacı Bektaş Çelebilerine bağlı ocakların dedeleri ise yılın belli zamanlarında Hacı Bektaş’ta bulunan Çelebilerden dedelik görevlerini yapmak üzere icazet alırlar ve Dergâha “kara kazan hakkı” olarak da bilinen parayı vermek suretiyle kendilerine bağlı taliplerine dedelik hizmetinde bulunurlardı.[xii]
Eldeki veriler Alevi ocak-zade dedelerin, 19. yüzyılın başlarından itibaren Çelebilerden icazetname almak ve yenilemek gibi işlemlerin yapılması için Kırşehir’deki Hacı Bektaş Dergâhına yöneldiklerini, bu tarihten itibaren de Anadolu’daki Alevi cemaatleri açısından Dergâhın bir çekim merkezi haline geldiğini göstermektedir.[xiii]
Şu halde Alevilerin Hacı Bektaş-ı Veli ile olan bağları, onu “pir” olarak tanımaları ve bir kısmının da Çelebiler kanalıyla “ocak” olarak kabul etmelerinden ileri gelmektedir.
Cumhuriyetin Kuruluşu, Mustafa Kemal’in Ziyareti ve Beklentiler
Hacı Bektaş-ı Veli’nin Alevi ve Bektaşiler açısından pir, ocak, dergah bağlamlarında anlamlarına değindikten sonra Milli Mücadele ve cumhuriyetin ilk dönemlerinde Dergâhın konumuna bakacak olursak: Alevi ve Bektaşilerin Türkiye Cumhuriyeti ile arasındaki ilişkilerin başlangıcı Ulusal Kurtuluş Savaşı zamanına dayanır. Mustafa Kemal, Alevi ve Bektaşileri mücadelenin içerisine almak için Aleviler ve Bektaşilerce önemi büyük olan Hacı Bektaş Dergâhını 23 Aralık 1919’da ziyaret eder.[xiv] Dergâhın ikili yönetiminin farkında olan Mustafa Kemal, hem Çelebi Cemaleddin hem de Babaların temsilcisi Salih Niyazi Dedebaba ile ayrı ayrı görüşür. Görüşmeler sonucu Dergâhın her iki kesiminden maddi manevi tam destek alır.[xv] Dergâh tarafından Anadolu’daki diğer tekkelere ve kendilerine bağlı gruplara gönderilen çağrılarla Milli Mücadelecilere destek istenir. Gönderilen bu çağrılara olumlu yanıtlar gelir ve Alevi ve Bektaşiler Milli mücadelede Mustafa Kemal’in yanında yer alırlar.[xvi] Genel olarak kabul gören bu yargıyı – her ne kadar istisna olarak değerlendirilse de – sarsıcı nitelikte gerek Aleviler gerekse Bektaşiler arasında Milli Mücadele karşıtı eylemlerin de olduğunu belirtmek gerekir.[xvii]
Alevilerin Milli Mücadelede Mustafa Kemal’in yanında yer almalarında Cemaleddin Çelebi’nin bir etkisi de Mustafa Kemal’i “mehdi” ilan etmesidir.[xviii] Bu inanç dışında Mustafa Kemal’in Alevi inancına göre “don değiştirerek” Ali’nin ya da Hacı Bektaş’ın tecellisi olduğu inancı da yaygındı.[xix] Ayrıca Mustafa Kemal’in babasının adının Ali Rıza olması, onun Alevi ya da Bektaşi olduğu inancını arttırarak bir kutsallık atfedilmesine ve bir Bektaşi figürü şeklinde sunulmasına neden olmuştu.[xx] Bu doğrultuda düşünenler, Mustafa Kemal’in Hacı Bektaş ziyaretini, onun Bektaşiliğiyle ilişkilendirmekte ve kendilerine bu anlamda bir ayrıcalık tanındığını düşünmektedirler. Oysa bu ziyaret, Mustafa Kemal’in Milli Mücadele şartlarında diğer dini toplulukları ziyaretleri ve destek arayışları gibi Alevi ve Bektaşilerin de desteğini almak için yapılmıştı.[xxi]
Alevi ve Bektaşilerin Milli Mücadeleye genel olarak verdikleri destek, savaş bitiminde modern bir toplum yaratma projesi ile yürürlüğe giren sosyal, siyasal ve hukuksal devrimlerde de sürmüştür. Kemalist rejime verilen desteğin en önemli nedenlerinden birisi, cumhuriyetle birlikte Alevilerin “varlık” sorununun ortadan kalkacağına dair inançlarıydı. Laikliğe yönelik tedbirler, hilafetin ve İslami yasamanın kaldırılması (1924), İslâm’ın devlet dini olmaktan çıkarılması gibi gelişmeler Alevilerde, devletin kendilerine karşı tarafsız bir tutum sergileyeceğine dair umutlar vermiş olmalıydı.[xxii]
Osmanlı Dönemi boyunca İslâm dışı görülerek gayrimeşru sayılan Alevilik, Cumhuriyet Döneminde “Türklük” vurgusuyla öne çıkartılmış böylelikle cumhuriyetin milliyetçilik anlayışına entegre edilmeye çalışılmıştır. Özellikle İttihat ve Terakki döneminde Baha Sait’le başlatılan, Alevi ve Bektaşiliğin – İslâm’ın Arap ve Fars etkisinin dışında – Orta Asya kökenine değinilerek “gerçek din”, “gerçek Türklük” olduğu tezleri Cumhuriyet Döneminde de devam etmiştir. Aleviler bir taraftan “Türklüğün özü” kabul edilirken, bir taraftan da Sünni-Hanefi kabul edilen Türklüğün dışında tutulmaktadır.[xxiii] Ayrıca bazı kültürel boyutları modern olarak değerlendirilerek gerici telakki edilen Arap etkisindeki İslâm’a da karşıt bir din şeklinde sunulmasına karşın heterodoks özellikleri ise meşruluğu önündeki engeli oluşturmuştur. Bu muğlak durum Cumhuriyet Döneminde Alevilerle Kemalist rejim arasındaki çelişkili ilişkilerin de başlangıcını temellendirmiştir.[xxiv]
1925 Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması Yasası ve Dergâhın Sonu
Her ne kadar 1928’de İslâm’ın devlet dini olmaktan çıkartılması, siyasal düzenin dinsel olarak meşrulaştırılmasına son verilmesi anlamına geliyorsa da yapılan reformlar bir anlamda dinin devletleştirilmesine yöneliktir. 3 Mart 1924’te Hilafetin kaldırıldığı gün Diyanet İşleri Teşkilatı kurulur. Modern ve üniter olma iddiasındaki Kemalist rejim, her türlü ayrılıkçı unsura kapalı bir toplum yaratma hedefiyle din ve mezhep çoğulluğunu görmezden gelir. Ancak pratikte ise Hanefi-Sünnilik gıyaben resmi din konumuna getirilir. 30 Kasım 1925’te tekke ve zaviyelerin seddiyle tarikatların kapatılması da aslında devletin din üzerindeki tekelini güçlendirmiştir. Alınan bu din karşıtı önlemler İslâm’ a karşı bir mücadele değil, Sünniliğin devlet adına sahiplenilerek gericiliği etkisizleştirmeye yönelik çabalar olarak değerlendirilmektedir.[xxv]
Alevi ve Bektaşiler Kurtuluş Savaşında ve sonrasında oluşan genç cumhuriyete büyük oranda destek olsalar da birçoğunun düşündüğü gibi ayrıcalıklı bir yere sahip değillerdir. Yeni rejim Alevileri, ne topluluk ne dini ne de siyasi anlamda özel bir konumda değerlendirmiştir.[xxvi] Hatta bazı çevreler ise yeni rejimin, Alevilere karşı ayrımcılık yaptığını düşünmektedirler. Ancak bu yargıya karşı bazı ılımlı yaklaşımlar; Alevilerin cumhuriyetin siyasal ve bürokratik kadrolarında ve dini örgütlenmelerin dışında tutulmalarının nedenini, Kemalistlerin bilinçli bir tercihinden ziyade, Osmanlı siyasal geleneğinin bir devamı olarak algılanmasına bağlamaktadır. Bu doğrultuda cumhuriyeti kuranların Alevilere karşı özellikle geliştirilmiş bir ayrımcılık yaptıklarının düşünülmediği; ancak Osmanlı geleneği ile radikal bir kopuşu gerçekleştirmek için yeterince çaba harcamadıkları yorumları dile getirilmektedir.[xxvii]
Kemalist rejimin, Alevi ve Bektaşilere ayrıcalık veya ayırımcılık yaptığı tartışmaları bir tarafa bırakılırsa eşit davrandığı bir husus, 30 Kasım 1925 tarihli 677 sayılı tekke ve zaviyelerin seddi kanunuyla tüm diğer tekke ve tarikatlar gibi Bektaşi tekkelerini de kapatmasıydı.[xxviii] Yine aynı yasanın uzantısı olarak falcı, büyücü, muskacı, üfürükçü gibi unvanların kaldırılmasıyla Alevi ve Bektaşilere ait olan baba, dede, seyit, mürşit, derviş, halife gibi unvanlar da diğerleriyle eş tutularak yasaklanmıştı.[xxix] Bu kanunla birlikte Bektaşi tekkeleri, 1826’dan sonra ikinci defa kapatılmış ancak bu sefer birincisinde yerinde bırakılan merkez tekke Hacı Bektaş Dergahı da bu karardan kurtulamamıştı. Tekke ve zaviyelerin kapatılma gerekçesinde; “devletin temel anlayışı ile tekkeler arasında büyük bir çelişkinin söz konusu olduğu, istikrarlı bir devlet olma yolunda ilerleyen T.C.’nin artık bu tip kurun-ı vüsat (ortaçağ vari) hadise ve müesseselere tahammül edemeyeceği”[xxx] belirtilirken, bu tür kurumların kapatılmasıyla siyasete, cehalete ve taassuba alet olmaları engellenmek istenmiştir.[xxxi] Ancak modern olarak telakki edilen Bektaşiliğin de bu gerekçe ve ithamlardan nasibini almış olması, her ne kadar Bektaşiler arasında ilk başlarda bir şaşkınlık yaratmışsa da çoğu tarafından olumlu karşılanmıştır.[xxxii] Örneğin 1931 yılında Yenigün gazetesinde tarikatın kapatılmasını değerlendiren ve Bektaşi olan Ziya Bey, diğer tarikatlar gibi Bektaşiliğin de lağvedildiğini ancak cumhuriyetin gaye ve ilkelerinin, Bektaşiliğin fikir ve beklentileriyle aynı şey demek olduğu için Bektaşilerin bundan müteessir değil memnun olduklarını dile getirmiştir. Cumhuriyetin ve modern inkılap kanunlarının sosyal hayatta bir özgürlük getireceğini savunan Ziya Bey, tekke ve zaviyelerin kapatılmasını, medeniyetin ve modernliğin bir gereği olarak görüyor ve bundan sonra Bektaşilerin zaten modern olan durumlarını rahatça yaşayabileceklerini belirtiyordu.[xxxiii] Ancak pratik hayatta yaşananlar Ziya Bey’in bu öngörüsünü desteklemiyor. Örneğin görüşme yaptığımız Bektaşi Halife Babası Teoman Güre, tekke ve zaviyelerin kapatılması kanunuyla Bektaşilerin, daha önce genellikle dergâhlarda icra edilen Meydan’larını,[xxxiv] evlerde yapmaya başladıklarını ancak yasaktan dolayı yaşanan gizlilik ve korku etkisiyle kapı ve pencerelerini sıkı sıkıya kapattıklarını, bu durumun da halk içinde çeşitli iftiralara meal verdiğini belirtiyor.[xxxv] Bektaşi tekkelerinin kapatılmasına olumlu yaklaşanlardan Bektaşi Halife Babası Turgut Koca ise, 1925’te tekkelerin kapatılmasıyla ayinlerin evlerde düzenlenmesinin yaygınlaştığını ve böylece Bektaşi eğitiminin kadın-çocuk herkese daha kolay ulaşmasının mümkün olduğunu dile getirmiştir.[xxxvi]
Dergâhın Kapatılmasının Topluluklara Etkisi
Bektaşilerde Gizlilik ve Sürdürülme
1925’te Hacı Bektaş-ı Veli Dergâhı kapatılmadan önce Dergâhta Babalar koluna mensup olan dervişler ve babalar ikamet ediyorlardı. Dergâhın manevi ve idari sistemi, evlere ayrılmıştı ve bu evleri babalar temsil ediyordu. Kiler evi Babası aynı zamanda ruhani lider olan Dedebaba idi. Kiler evi Babasından sonra Aşevi Babası, Ekmek evi Babası, Mihman evi Babası, Dedebağı Babası, Hanbağı Babası, Balım evi Babası gelirdi.[xxxvii] Dergâh’ta yapılan ayinler daima bu babalar tarafından yapılır, Çelebiler bu tür işlere karışamazlardı. Mütevelli olan Çelebilerin görevi ise, yoksullara, ziyaretçilere[xxxviii] yemek ve yatacak yer vermek, Pirevi’ndeki yapıların onarılmasını ve bakımının yapılmasını gözetmekti.[xxxix]
Dergâh, maneviyatının yanında aynı zamanda iktisadi bir müesseseydi. 1925’teki tespite göre; Dergâha ait birçok arazi, çiftlik, hayvan ve değirmenler vardı.[xl] Bazı kaynaklar, Dergâh gelirinin yıllık 15 bin altından fazla olduğu, bunun bir kısmının “Evladiye Tevliyet Hissesi” olarak Çelebi’ye verildiği, bir kısmının Dergâhın tamirat işlerinde kullanıldığı, geriye kalanının da babalara verildiği konusunda bilgi verir.[xli] Dergâhlar kapatılmadan hemen önce bir misafirhane yapımı göreviyle Hacı Bektaş Dergâhında bulunan Mimar Hikmet’in anlattıkları da Dergâhın mali işleyişi hakkında bilgiler içerir. Mimar Hikmet, Dergâha ait birçok arazinin olduğunu, bu arazilerin işletilmesinin ve çiftçilik işlerinin Babaların görevi olduğunu belirtiyor. Bunun dışında Dergâhın; her Bektaşi’nin senede bir defa Dergâha verdiği belli miktarda bir para olan nüzûrat ve Bektaşilerin ziyaretleri sırasında bıraktıkları para ve hediyeler olan zühûrat’lardan elde edilen bir bütçeyle idare edildiğini kaydediyor.[xlii]
1925’teki kapatma kararından sonra Dergâha ait araziler, 1926 yılında örnek bir çiftlik kurma amacıyla Kırşehir Hususi İdaresine verilir.[xliii] Dergâhta bulunan özel eşyalar ise Milli Eğitim Bakanlığı ve Evkaf Genel Müdürlüğü temsilcileri tarafından incelenerek kayıt altına tutulur, buradaki birçok eser önce Ankara’da bulunan bir depoya daha sonra da Etnografya Müzesi’ne nakledilir. Ancak bu nakiller sırasında birçok değerli halı, eşya ve kitap kaybolur.[xliv]
Dergâh kapatıldığı gün, orada ikamet eden Salih Niyazi Dedebaba ve Bektaş Baba Dergâhtan ayrılırlar. Salih Niyazi Dedebaba bu tarihten Türkiye’de bulunduğu 1930 yılına kadar, Arnavutluk’ta da ölüm yılı olan 1941’e kadar Dedebabalık görevini gayri resmi de olsa sürdürmüştür. 1941’den 1960 yılına kadar da Ali Naci Baykal, Dedebabalık görevini yürütmüştür.[xlv] 1925 yılında Bektaşi tarikatının resmen yasaklanması, Bektaşileri yeni duruma uyarlamaya götürmüş, yasaya karşı suç oluşturmamak için gerekli tedbirleri almaya yöneltmiştir.[xlvi] Yâni Bektaşilik bu kanunla da sona ermemiş ancak siyasetten tamamen çekilmişlerse de,[xlvii] dedebabalık makamı ile Hacı Bektaş-ı Veli’nin postu Dergâh dışında da olsa tarikat Bektaşilerince boş bırakılmamıştır.
Çelebilerde Siyasi Varlık ve Postnişinlik
1925’te Dergâhın kapatılmasının Çelebilere etkisi ise daha farklıdır. Zaten Dergâhta meskun olmayan Çelebiler, ayinlerini de burada yapmıyorlardı. Bir bakıma Dergâhın ayinlerin serbestçe yapılmasına imkan sağlayan imtiyazından yararlanamıyorlardı. Dolayısıyla Dergâh kapatıldıktan sonra tarikat Bektaşilerinin mekan anlamında maruz kaldıkları olumsuzlukları onlar zaten yaşıyorlardı.[xlviii] Çelebilerin geleneksel temsilcilerinden Veliyeddin Ulusoy, dergâhlar kapatıldıktan sonra ailenin çok baskı altında kaldığını, dönemin nahiye müdürü tarafından sık sık baskına uğranıldığını belirtiyor. Ayrıca ocak olarak Anadolu’da kendilerine bağlı dedelerin, yıllık ziyaretlerini çok zor şartlar altında ve büyük bir gizlilikle özellikle geceleri yaptıklarını, buna rağmen birçok Alevi dedesinin de bu durumdan mağdur olduğunu sakallarının kesildiğini ya da hapse atıldıklarını dile getiriyor. Ulusoy, bu baskıların 1960’lı yıllara kadar sürdüğünü, bu tarihten sonra aile üyelerinin de katkılarıyla açılan Hacı Bektaş Turizm Tanıtma gibi isimlerle kurulan dernek ve örgütlenmelerle yavaş yavaş durumun değiştiğini belirtmektedir.[xlix] Ancak tüm bu olumsuzluklara rağmen Çelebiler, Cumhuriyet Döneminde – 1970’li yıllara kadar – Aleviler arasında kazandıkları soya dayalı nüfuzları ile uzun yıllar Türkiye siyasetinin içinde yer almışlar, Cumhuriyet Halk Partisi, Demokrat Parti, (Türkiye) Birlik Partisi (TBP) gibi partilerden çok sayıda milletvekili çıkarmışlardır.[l] Hacı Bektaş-ı Veli’nin soyundan ve adından aldıkları mirasla tarikat Bektaşilerinin aksine siyasette aktif rol oynamış olan Çelebiler de her ne kadar yasal olmasa da Hacı Bektaş’ın halefleri olarak geleneksel anlamda postnişin’liği devam ettirmekteler.
Alevilerde Kimlikleşme Süreci ve Yeni Anlamlar
Aleviler ise yukarıda Ulusoy’un bahsettiği gibi kendilerine bağlı dedelerin Hacı Bektaş Dergâhını yıllık ziyaretleri sırasında yaşadıkları baskı dışında 1925 yılında Bektaşi tekkelerinin ve Hacı Bektaş Dergâhının kapatılmasından doğrudan etkilenmemiş, zaten kendi bünyesinde taşıdığı gizlilik özelliğini 1960’lı yıllara kadar korumuştur. Cumhuriyetin kuruluşundan 1960’lı yıllara kadar gerçekleşen sosyal, siyasal, ekonomik değişim ve dönüşümlerin de etkisiyle Alevilik kamusal alana çıkmış, mevcut gizlilik yavaş yavaş ortadan kalkmaya başlamıştır. Kimliksel kurguların ve tanınma taleplerinin ortaya çıktığı bu süreçte Aleviler, Hacı Bektaş figürünü dinsel, kültürel, sosyal, siyasal birçok alanda değerlendirmişlerdir.[li] Özellikle 1964 yılında müze olarak yeniden açılan Dergâh, yapılan anma törenleri ve festivallerle birçok Alevi için bir ziyaret merkeziyken bir taraftan da dinsel, sosyal, siyasal taleplerini dile getirdikleri bir merkez konumunu almıştır. Hacıbektaş Kasabası’nın ev sahipliği yaptığı Dergâh, her yıl yapılan anma törenleri ile aynı zamanda devletin ve çeşitli siyasi partilerin kendi ideolojileri doğrultusunda el attığı ve maniple etmeğe çalıştığı bir mekandır artık.[lii]
Tekke ve zaviyeler, sosyal, siyasal, kültürel, iktisadi birçok işlevinin yanında[liii] ilgili topluluğun dinsel ve inançsal meşruiyetini sağlayan mekânlar olarak da işlev görmüşlerdir. Bu doğrultuda Osmanlı Döneminde heterodoks özelliklerine rağmen Bektaşilik, kuruluşundan 1826’ya, gayrı resmi olarak da 1925’e kadar tekkeler ve dolayısıyla merkez tekke Hacı Bektaş Dergâhı aracılığıyla meşru görülmüş bir tarikattır. Kapatıldığı tarih olan 1925’ten sonra ise meşruiyeti tamamen ortadan kalkmış, heterodoks özellikler gösteren ve hiçbir zaman resmi otoritelerce tanınmamış olan Alevilerle bir anlamda aynı statüye geçmiştir. Ancak tarikat ve dolayısıyla merkez tekke yasal olarak kapatıldıysa da Bektaşilik sona ermemiş, Babalar ve Çelebilerin temsiliyet ve maddiyat rekabetleri son bulmuş, Hacı Bektaş-ı Veli’nin temsiliyeti her iki grupta da Dergah dışında kendi takipçileri arasında “dedebaba” ve “postnişin” makamlarıyla geleneksel anlamda devam etmiştir.
1964’te Müzeleşme ve Kamusal Alanın Dönüşümü
Aleviler ise Hacı Bektaş figürünü, kendi kimlik yapılandırma mücadelelerinde değerlendirmişlerdir. Özellikle Dergâhın 1964 yılında müze olarak yeniden açılmasından sonra Hacı Bektaş Dergâhının merkezi bir ziyaret olma süreci ivme kazanmıştır. Yapılan anma törenleri ve festivallerle Dergâh, Aleviler için bir çekim merkezi olmuş, topluluğun inanç ve ritüellerinin gereklerini yerine getirdikleri, aynı zamanda sosyal, siyasal taleplerini dillendirdikleri bir mekâna evirilmiştir.
Hacı Bektaş-ı Veli’nin yolu ve soyu, mirasçıları olan Babalar ve Çelebiler tarafından – gayri resmi de olsa- sürdürülürken, tarihsel mirasına da Aleviler sahip çıkmıştır. Hatta son günlerde, Alevilerin devletten taleplerine eklenen “Dergâhın asıl sahibi Alevi topluluklarıdır ve asıl sahiplerine teslim edilmelidir” söylemiyle Hacı Bektaş-ı Veli Dergâhının yeni sahipliğine de taliplerdir.[liv]
Sonuç
Hacı Bektaş-ı Veli Dergâhı’nın tarihsel serüveni, yalnızca bir inanç mekânının dönüşümünü değil, aynı zamanda Bektaşilik içerisindeki Babalar ve Çelebiler arasındaki temsiliyet mücadelesini, Alevi topluluklarının Dergâhla kurduğu dolaylı ilişkiyi ve devletin dini yapılarla kurduğu mesafeyi görünür kılmaktadır. 1925’teki kapatılma, bu çok katmanlı yapının fiilen sonlandırılması anlamına gelmiş; Babalar, faaliyetlerini özel mekânlara çekerek geleneklerini sürdürebilmiş, Çelebiler ise soya dayalı meşruiyetlerini siyasal düzlemde var kılmaya devam etmişlerdir. Aleviler açısından ise Dergâh, doğrudan kurumsal bir bağdan çok, inançsal düzeyde sahiplenilen ve zamanla kamusal alanda sembolik değeri artan bir merkez haline gelmiştir. 1960’lardan itibaren müzeleşme süreciyle birlikte Dergâh, yalnızca geçmişin bir hatırası değil, aynı zamanda güncel temsil ve aidiyet tartışmalarının da odak noktası haline gelmiş; Alevi topluluklarının “asıl sahiplik” iddiaları bu tarihsel arka plana yaslanarak yeniden gündeme taşınmıştır. Bu bağlamda Dergâh, geçmişte olduğu kadar bugün de dinsel, siyasal ve kültürel anlam dünyalarının kesiştiği çok katmanlı bir mekân olmaya devam etmektedir.
Ahmedi Cemalettin Çelebi. 1992. Müdafa. Eski yazıdan tercüme eden Nazım Hoca. İstanbul: Özyılmaz Matbaası.
Aktürk, Şener. 2008. “Türkiye Siyasetinde Etnik Hareketler (1920-2007).” Doğu Batı 44. Ankara: Doğu Batı Yayınları.
Alevi Çalıştayı Birinci Etap Alevi Örgütleri ve Temsilcileri Toplantısı: Değerlendirme, İstem ve Öneri Raporu. 2009. Ankara.
Ata, Kelime. 2007. Alevilerin İlk Siyasal Denemesi: (Türkiye) Birlik Partisi. Ankara: Kelime Yayınevi.
Atalay, Besim. 1991. Bektaşilik ve Edebiyatı. 2. bs. İstanbul: Ant Yayınları.
Bahadır, İbrahim. 2002. Cumhuriyetin Kuruluş Sürecinde Atatürk ve Aleviler. Ankara: Kalan Yayınları.
Bardakçı, Cemal. 1945. Kızılbaşlık Nedir? İstanbul.
Bardakçı, Cemal. 1970. Alevilik, Bektaşilik, Ahilik. 4. bs. Ankara.
Birdoğan, Nejat. 1994. İttihat ve Terakki’nin Alevilik-Bektaşilik Araştırması (Baha Sait Bey). İstanbul: Berfin Yayınları.
Birge, John Kingsley. 1991. Bektaşilik Tarihi. Çev. Reha Çamuroğlu. İstanbul: Ant Yayınları.
Borak, Sadi. 2004. Atatürk ve Din. İstanbul: Kırmızı Beyaz.
Çalışlar, Oral. 2009. “Aleviler Ne İstiyor?” Radikal, 9 Kasım.
Ertürk, Hüsamettin. 1996. İki Devrin Perde Arkası. İstanbul: Sebil Yayınevi.
Faroqhi, Suraiya. 2003. Anadolu’da Bektaşilik. Çev. Nasuh Barın. İstanbul: Simurg.
Gölpınarlı, Abdülbaki, ed. 1958. Menâkıb-ı Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli (Vilâyetnâme). İstanbul.
Kansu, Mazhar Müfit. 1986. Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber. Cilt 2, 2. bs. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları.
Kara, Mustafa. 1999. Din, Hayat, Sanat Açısından Tekkeler ve Zaviyeler. İstanbul: Dergâh Yayınları.
Karakaya-Stump, Ayfer. 2002. “Alevilik Hakkındaki 19. Yüzyıl Misyoner Kayıtlarına Eleştirel Bir Bakış ve Ali Gako’nun Öyküsü.” Folklor/Edebiyat I/29: 321-337.
Karakaya-Stump, Ayfer. 2007. “Irak’taki Bektaşi Tekkeleri.” Belleten 71 (261): 719-736.
Kılıç, Rüya. 2009. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Sufi Geleneğin Taşıyıcıları. İstanbul: Dergâh Yayınları.
Koca, Şevki. 2000. Es-Seyyid Halife Koca Turgut Baba Divanı. İstanbul: Nazenin Yayıncılık.
Korkmaz, Esat. 2003. Ansiklopedik Alevilik-Bektaşilik Terimleri Sözlüğü. İstanbul: Kaynak Yayınları.
Koşay, Hamit Z. 1926. “Hacı Bektaş Tekkesi.” Türkiyat Mecmuası 2: 351-368.
Koşay, Hamit Z. 1949. “Tekke ve Türbeler Kapandıktan Sonra.” Güzel Sanatlar.
Koşay, Hamit Z. 1967. “Bektaşilik ve Hacı Bektaş Tekkesi.” Türk Etnografya Dergisi X: 9-28.
Küçük, Hülya. 2003. Kurtuluş Savaşında Bektaşiler. İstanbul: Kitap Yayınevi.
Lüle, Zeynel. 2008. Ali Çavuş. İstanbul: Doğan Kitap.
Massicard, Elise. 2007. Türkiye’den Avrupa’ya Alevi Hareketinin Siyasallaşması. Çev. Ali Berktay. İstanbul: İletişim Yayınları.
Melikoff, İrene. 1994. Uyur İdik Uyardılar. Çev. Turan Alptekin. İstanbul: Cem Yayınevi.
Mimar Hikmet. 1928. “Bektaşilik ve Son Bektaşiler.” Türk Yurdu 21 (7): 315-320.
Noyan, Bedri. 1963. Hacı Bektaş’ta Pirevi Ziyaret Yerleri. İzmir: Ticaret Matbaası.
Noyan, Bedri. 1995. Bektaşilik Alevilik Nedir? İstanbul: Ant/Can Yayınları.
Ocak, Ahmet Yaşar. 1978. “Zaviyeler.” Vakıflar Dergisi XII. Ankara.
Ocak, Ahmet Yaşar. 2000. Babailer İsyanı: Aleviliğin Tarihsel Altyapısı Yahut Anadolu’da İslam-Türk Heterodoksisinin Teşekkülü. İstanbul: Dergâh Yayınları.
Önal, Sami. 2002. Hüsrev Gerede’nin Anıları: Kurtuluş Savaşı, Atatürk ve Devrimler. İstanbul: Literatür Yayınları.
Öz, Baki. 1989. Kurtuluş Savaşında Alevi Bektaşiler. İstanbul: Can Yayınları.
Öztin, Tahsin. 1981. Mustafa Kemal’den Atatürk’e. İstanbul: Hür Yayın.
Öztürk, Nazif. 1995. Türk Yenileşme Tarihi Çerçevesinde Vakıf Müessesesi. Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları.
Salman, Meral. 2006. Müze Duvarlarına Sığmayan Dergâh: Alevi-Bektaşi Kimliğinin Kuruluş Sürecinde Hacı Bektaş Veli Anma Törenleri. Ankara: Kalan Yayınları.
Şapolyo, Enver Behnan. 1958. Kemal Atatürk ve Millî Mücadele Tarihi. 3. bs. İstanbul: Rafet Zaimler Yayınevi.
Schimmel, Annemarie. 2001. İslam’ın Mistik Boyutları. Çev. Ergun Kocabıyık. İstanbul: Kabalcı Yayınevi.
Schüler, Harald. 1999. Türkiye’de Sosyal Demokrasi: Particilik, Hemşehrilik, Alevilik. Çev. Yılmaz Tonbul. İstanbul: İletişim Yayınları.
Sümer, Ali. 1999. “Hacı Bektaş ile İlgili Tarihî Bir Anı.” Hacıbektaş 46. Ankara.
Türk İstiklal Harbi, Cilt 6: İstiklal Harbinde Ayaklanmalar (1919-1921). 1974. Ankara: Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığı Yayınları.
Ulusoy, A. Celalettin. 1986. Hünkâr Hacı Bektaş Veli ve Alevi-Bektaşi Yolu. 2. bs. Ankara: Akademi Matbaası.
Yaman, Ali. 2006. Kızılbaş Alevi Ocakları. Ankara: Elips Kitap.
Ziya. 1931. “Bektaşilik.” Yenigün, 8 Mart.
Kaynak Kişiler
Güre, Teoman İlhami (Bektaşi Halife Babası). 2009. Görüşme kaydı, 28 Haziran. Ankara.
Ulusoy, Veliyettin (Çelebilerin günümüzdeki geleneksel temsilcisi, Hacı Bektaş-ı Veli Dergâhı postnişini). 2009. Görüşme kaydı, 23 Temmuz. Hacıbektaş.
Ulusoy, Hürrem (1925’te dergâh kapatıldığında son yasal postnişin ve mütevelli olan Veliyeddin Çelebi’nin torunu). 2009. Görüşme kaydı, 23 Temmuz. Hacıbektaş.