Dersim Soykırımı, Kızılbaşlar ve Cumhuriyet’in Sömürgeci Fantezileri

Ders Başlığı
Dersim Soykırımı, Kızılbaşlar ve Cumhuriyet’in Sömürgeci Fantezileri
Eğitmen
Dr. Zeynep Türkyılmaz
Yayıncı
Alevi Ansiklopedisi / Alevi Encyclopedia
İçerik
Alevi Ansiklopedisi Açık Dersleri
Yayın Dönemi
Format
Video Ders + Ders Metni + Çok Dilli Versiyonlar
DOI
–
Yayım Tarihi
Ekim 21, 2026
Eğitmen
Dr. Zeynep Türkyılmaz
Bio

Zeynep Türkyılmaz, lisans ve yüksek lisans derecelerini İstanbul’daki Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümünden, doktora derecesini ise Kaliforniya Üniversitesi, Los Angeles (UCLA) Tarih Bölümünden almıştır. 2009–2010 yılları arasında Kuzey Karolina Üniversitesi, Chapel Hill’de Andrew W. Mellon Vakfı Sawyer Semineri kapsamında doktora sonrası araştırmacı olarak bulunmuştur. 2011–2016 yılları arasında Dartmouth College’da tarih alanında yardımcı doçent, Koç Üniversitesi Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezinde ise program koordinatörü ve araştırmacı olarak çalışmıştır. Araştırma ve öğretim alanları, 1800’den günümüze Orta Doğu’da devlet oluşumu, toplumsal cinsiyet, milliyetçilik, sömürgecilik, din ve göç konularını kapsamaktadır. 2021–2025 yılları arasında Potsdam Üniversitesinde Minor Cosmopolitanisms ve Küresel Tarih araştırma programlarında araştırmacı olarak görev yapmıştır. 2025’ten bu yana Berlin’deki Forum Transregionale Studien bünyesinde ilişkili araştırmacı olarak çalışmalarını sürdürmektedir.

Bu ders, Türkiye Cumhuriyeti’nin 1930’larda Dersim’e yönelik soykırımcı müdahalesinin ideolojik temellerini ve uygulama stratejilerini incelemektedir. Dönemin resmî rapor ve yazışmalarını analiz ederek, genç Cumhuriyet’in yetkililerinin Dersim’i nasıl ve neden bir anomali olarak gördüklerini ve etnografik meraklarının nesnesine dönüştürdüklerini ele almaktadır. Bu dönemde üretilen resmî ve gayriresmî raporların neredeyse tamamı, bu anomaliyi Kızılbaş-Alevi ritüellerinin, topluluğunun ve ağlarının hâkimiyetiyle açıklamıştır. Böylece açıkça ve vurgulu biçimde laik olduğunu ilan eden bir sistem içinde faaliyet göstermelerine rağmen, siyasal başkaldırı ile dinî uyumsuzluk arasında içkin ilişkiler kurmuşlardır.

Bu değerlendirmeler kısmen Osmanlı döneminden devralınmış olsa da ders, Cumhuriyet seçkinlerinin bu bağlantıları nasıl yeniden tanımladıklarını ve Dersim Meselesi etrafındaki sömürgeci fantezileri ve korkuları aracılığıyla nasıl ırksallaştırdıklarını gösterecektir. Cumhuriyet seçkinleri, süreklilik arz eden Dersim Meselesi’nde yalnızca dinî uyumsuzluk, sapkınlık veya otoriteden kaçınma görmüyordu. Dersim ve ötesindeki Alevi-Kızılbaş nüfusu içine alan, özünde sinsi ve ırksal açıdan bozucu olduğunu düşündükleri bir Kürtleşme süreci de görüyorlardı.

Bu söylemin merkezinde, Dersim halkının ve diğer Kızılbaş-Alevilerin aslında Horasan’dan gelen “saf Türkler” olduğu; ancak Farsça etkisindeki “bozulmuş” bir dilin (Kırmanji/Zazaki) etkisi ve aşiret liderleri ile seyitlerin toplumsal-dinsel hâkimiyeti nedeniyle “gerçek” kimliklerini unuttukları iddiası bulunuyordu. Böylece Dersim, Cumhuriyet seçkinleri için bir “ontolojik kaygı” hâline gelmişti. Dersim’i bir “iç sömürge” olarak görüyor; aslen Türk olduğunu düşündükleri nüfusun kurtarılıp ulusal bünyeye yeniden dâhil edilebilmesi için önce Dersim’in düzeltilmesi gereken bir yük olduğunu düşünüyorlardı.

Bu ders, düzeltme ve kurtarma anlatısının ikili bir yıkım ve inşa stratejisini nasıl meşrulaştırdığını gösterecektir: Geri döndürülemez biçimde “Kürtleşmiş” sayılanların, yani aşiret ve dinî seçkinlerin fiziksel olarak ortadan kaldırılması veya sürgüne gönderilmesi ile kurtarılabilir görülenler için bir “kültürel kurtuluş” projesinin birlikte yürütülmesi. Cumhuriyet’in Dersim Meselesi’ne getirdiği çözümün ayrılmaz bir parçası hâline gelen, devlet tarafından işletilen yatılı bir okul olan Elazığ Kız Enstitüsü’ne odaklanan ders, bu soykırımcı operasyonların toplumsal cinsiyet dinamiklerini de ortaya koyacaktır. Bu kurumun, “Kürtleşmiş” annelerden çocuklarına kültür aktarımını nasıl kesintiye uğratmayı amaçladığını; bunun yerine devletin “Tunceli” modelinin temelini oluşturacak, Türkçe konuşan yeni bir “medeni” anneler kuşağını nasıl tasarlamaya çalıştığını tartışacaktır. Son olarak ders, Dersim soykırımını devlet şiddeti, dinî uyumsuzluk ve toplum mühendisliğinden oluşan daha geniş bir repertuvar içinde ele alacak; 1915’teki uygulamalar ile homojen bir Sünni-Türk yurttaş topluluğu yaratmaya yönelik kurucu milliyetçi hedef arasındaki süreklilikleri ortaya koyacaktır.

Bu dersin sonunda katılımcıların:

Cumhuriyet’in sömürgeci söyleminin, Kızılbaş-Alevi dinî uyumsuzluğunu ırksallaştırılmış “Kürtleşme” anlatılarıyla nasıl ilişkilendirdiğini analiz edebilmeleri;

Dersim soykırımında yıkım ve “kültürel kurtuluş” politikalarının birlikte nasıl işlediğini açıklayabilmeleri;

Eğitimin asimilasyondaki toplumsal cinsiyete dayalı rolünü ve 1915’teki devlet şiddeti ile Cumhuriyet’in homojen bir Sünni-Türk yurttaş topluluğu yaratma projesi arasındaki süreklilikleri inceleyebilmeleri beklenmektedir.

Dersim Soykırımı, Kızılbaşlar ve Cumhuriyet’in Sömürgeci Fantezileri

4 Haziran 1937’de İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, Kültür Bakanlığına “acele” ibareli bir iç yazışma gönderdi. Kaya, “Dersim’deki ıslahat hareketi kapsamında”, Türk nüfusun yoğun olduğu, coğrafi ve kültürel açıdan Dersim’den uzak bölgelerde kız ve erkek yatılı okullarının açılmasını talep ediyordu. Bu yatılı okullarda beş yaşından büyük çocukların, biyolojik ailelerinden ve kendi yerel sosyokültürel çevrelerinin etkisinden bütünüyle uzaklaştırılarak devletin belirlediği özel bir terbiye ve eğitimden geçirilmesini öngörüyordu. Ayrıca bu çocukların yetişkinliğe ulaştıklarında birbirleriyle evlendirilmelerini, böylece ailelerinden miras kalan topraklarda çekirdek Türk hanesinin sistematik biçimde yeniden kurulmasını ve Türk kültürünün yeniden kök salmasını tasarlıyordu.

Bu yazışmadan yalnızca üç ay sonra Elazığ Kız Enstitüsü’nde “Tunceli’den gelen kızlar için yatılı bir bölüm” açıldı. Eylül 1937 itibarıyla, yaşları altı ile yirmi arasında değişen yaklaşık yirmi kız çocuğu ve genç kadın zorla okula alınmıştı. Bu toplama sürecinin acımasızlığı apaçıktı: Bazıları ceset yığınlarının arasından sürüklenerek çıkarılmış, biri kendi düğününden alınıp götürülmüş, diğerleri ise devlet otoritesine boyun eğmenin çaresiz bir göstergesi olarak babaları tarafından askerlere teslim edilmişti. 1937’den 1950’lerin sonlarına kadar kızların sistematik biçimde okula alınması Kaya’nın çizdiği çerçevede devam etti. Bu süreç, nihayetinde hem karmaşık yöntemler hem de çelişkili sonuçlar üretti.

Bu ders, Dersim Meselesi’ne ilişkin resmî raporları ve devlet arşiv belgelerini inceleyerek Cumhuriyet seçkinlerinin Kızılbaşlığa yönelik köklü saplantısını ortaya koymaktadır. Bu kayıtlar, Cumhuriyet seçkinleri açısından Dersim’in özü ve toplumsal yapısı itibarıyla her şeyden önce Kızılbaş olduğunu göstermektedir. Onlara göre Kızılbaşlık, sahih bir din veya kimlik değil; tarih boyunca eşkıyalık, itaatsizlik ve düzensizlik gibi farklı bozgunculuk biçimleri üretmiş bir anomali, bir arada kalmışlık ve bir bozulmaydı. Kürtleşme, bu raporlarda anomalinin en yeni, en habis ve en tehditkâr biçimi olarak ortaya çıkıyordu. Üstelik yine Kızılbaş ağları aracılığıyla Dersim’in ötesine, Orta ve Doğu Anadolu’daki daha geniş nüfus kesimlerine yayılma riski taşıyordu. Siyasal seçkinleri, ulusun bünyesine ve otoritesine yönelik sinsi bir meydan okuma olarak algıladıkları şeyi kökünden söküp ortadan kaldırmak için o güne kadarki en radikal planı geliştirmeye iten, bu kaygıydı. Bu bağlantıları incelemek üzere ders üç bölümden oluşmaktadır. İlk bölüm, Cumhuriyet seçkinlerinin Dersim’i bir Kızılbaşlık meselesi olarak ırksallaştırdıkları Kürtleşme tezini ele almaktadır. İkinci bölüm, Kürtleşme tezinin Dersim’in disiplin altına alınması için devletin gazabını gerekli gören ikili bir mekanizmaya nasıl zemin hazırladığını açıklamaktadır. Üçüncü ve son bölüm ise bu ikili mekanizmanın somutlaşmış hâli olarak Elazığ Kız Enstitüsü’nün Tuncelili kızlara ayrılan yatılı bölümüne odaklanmaktadır. Burada yetkililer, kurtarılabilir gördükleri Kızılbaş Türkleri Kürtleşmenin yerel faillerinden ayırarak Türk özlerine yeniden kazandırmayı amaçlıyordu.

Kürtleşme söylemiyle başlayalım

1915’te Muhacirin ve Aşair Müdürü olarak görev yapan Şükrü Kaya, “çocuklar” meselesiyle ilgili ilk önemli deneyimini Ermeni yetimler üzerinden edinmiş; yetimhaneleri, Osmanlı yetkililerinin tehcir emirlerini büyük bir düzen ve merhamet içinde uyguladıklarını göstermek amacıyla kullanmıştı. Ancak Dersimli çocuklar meselesi, bir görüntü yaratmaktan ibaret değildi. Bu mesele, önüne geçilmediği takdirde gelecek Kızılbaş kuşaklarının, devam eden bir Kürtleşme süreci olarak teşhis ettikleri olgu tarafından “kirletilme” ve “boyunduruk altına alınma” riski taşıdığına ilişkin siyasal seçkinlerin derin kaygısının ayrılmaz bir parçasıydı. Kaya’ya göre, “aslen Horasan’dan gelen hakiki Türklerden oluşan” Dersimliler, “Kurmanç denilen insanlarla aşırı temas sonucunda ana dillerinden uzaklaşmış, bozulmuş bir Farsça biçimini benimsemiş” ve daha da önemlisi Alevilik ile Bektaşiliğe yönelmeye başlamıştı. Böylece “Kürt gibi konuşan ama onun karakterini henüz sindirememiş”, “Kürtlük ile Türklük arasına sıkışmış” bir topluluk hâline gelmişlerdi. Ne var ki ağır ihmal ve kötü yönetimden kaynaklanan yüzyıllarca süren bu arada kalmışlığın ardından, hızla Kürtleşmeye başlamışlardı. Kaya, Kürtleşme sürecinin yarattığı aşırı aciliyeti göstermek için kadınlara ve çocuklara işaret ediyordu. “Ne yazık ki”, dış dünyayla ilişkileri erkeklere göre daha sınırlı olan “Dersim anası”nın babalardan önce Kürtleşmeye başladığını belirtiyordu. Kaya, yazısını, önerilen yatılı okulun bu küçük çocukları annelerinden ve evlerinden uzaklaştırarak Kürtleşme sürecini kalıcı biçimde kesintiye uğratacağını ve çoğunluğunun kanında hâlâ Türklük bulunan bu çocukları yeniden Türklüğün bağrına döndüreceğini vurgulayarak bitiriyordu.

Eleştirel Kürt çalışmaları, 1930’ların bu ontolojik tezini çoğu zaman devletin basit bir uydurması veya propagandası olarak görüp göz ardı etmektedir. Geçmişe bugünden bakmanın yarattığı yanlılıkla, yirminci yüzyılın sonlarındaki devlet söylemlerini geriye doğru yansıtarak eşkıyalık, dinî irtica ve feodalizm suçlamalarının yalnızca birer bahane olduğunu vurgulamaktadır. Böylece Dersimlilerin özünde Türk olduğu varsayımına dayanan Kürtleşme tezini, yanlış biçimde bütün Kürt gruplarına yönelik genel bir politikaymış gibi ele almaktadır. Bu yaklaşım, 1990’lardaki devlet inkârcılığına karşı bir tepki niteliği taşısa da Kızılbaşların tarihsel seyrini gözden kaçırmıştır. Buna karşılık, 1925 Şeyh Said İsyanı’nın hemen ardından yazılan resmî raporlar farklı bir gerçeklik sunmaktadır. Hanefi ve Şafii nüfusların Kürt kimliği açıkça tanınmıştır. Devlet, onların etnik kimliklerini inkâr ederek değil, onları ırksal açıdan aşağı, geri kalmış ve feodal bağlara hapsolmuş olarak tanımlayarak patolojikleştirmiş ve zaman içinde asimile etmeyi amaçlamıştır.

1926’da Elazığ’da görevli, adı belirtilmeyen üst düzey bir yetkili, “Hülasa: Kürtler Hakkında” başlıklı raporunda şunları kaydediyordu: “Kürdün tarihi yoktur”; “Kürtçe son derece ilkel bir dildir”; “Kürtler arasında birtakım ilkel kanunlar ve âdetler vardır, bunlar kayıt altına alınmamıştır”; “pislik ve bit, Kürt ailelerinin ayırt edici özelliğidir.” Kritik olan, yazarın aynı metinde Kızılbaş gruplarını ayırarak onları “Türk oldukları hâlde Kürt sandığımız Türkler” olarak adlandırmasıydı. Şöyle devam ediyordu: “Türk kökenli Kürtler Maraş, Dersim, Akçadağ, Erguvan ve Eymir taraflarındadır […] Yine Kızılbaş etiketi, doğu Dersim, Akçadağ, Erguvan ve Eymir’in Kürt olduğu varsayımına yol açmıştır. Bu hata, doğrudan mezhep ve milliyet kavramlarının birbirinden ayrılmamasından kaynaklanmaktadır.”

Kızılbaş inancının özgüllüklerine ve bu inancın yol açtığı uzun süreli yabancılaşmaya başvurarak Dersim’in Kürtlüğüne ilişkin iddiaları çürütmeye adanmış bu türden çok sayıda rapor, aslında yeni rejimin ideolojik tutarsızlıklarını açığa çıkarıyordu. “Sünni biz” ile “yabancı Kızılbaş öteki” arasında neredeyse kendiliğinden yapılan bu ayrım, laik olduğu ileri sürülen seçkinlerin, yerini aldıkları eski rejimden pek de farklı olmayarak, normatif yurttaş olarak Sünni Müslüman’a derin bağlılığını ortaya koyuyordu. Yeni Cumhuriyet de Kızılbaş, Alevi, Bektaşi ve Tahtacı topluluklarının sosyopolitik açıdan güvenilmezliğini verili kabul ediyor; onlarla iktidarı paylaşmayı veya onları ayrı dinî gelenekler ya da topluluklar olarak tanımayı kesin biçimde reddediyordu. Bu kurumsallaşmış inkârcılığın ötesinde, belirli tarihsel dönüm noktaları rejimin kaygılarını doğrudan körüklüyordu. Kızılbaşların, Sünni gruplarla karşılaştırıldığında 1915 Ermeni soykırımına gönüllü katılımdan kaçındıklarına dair yaygın kanaat; Lozan’da gündeme getirilen azınlık statüsü önerileri ve İskenderun Sancağı üzerindeki etnik-dinsel anlaşmazlıklarla birleşerek devletin onlara yönelik bakışını sertleştirdi. Bu gelişmeler, Alevi-Kızılbaş ağlarının belirsiz sadakatler taşıdığı yönündeki yönetici seçkinler perspektifini pekiştirdi ve saldırgan devlet müdahalesini, denetim altında tutmayı ve önleyici müdahaleyi yapısal bir zorunluluk hâline getirdi.

Kızılbaş, Alevi ve Nusayri nüfusların köken itibarıyla zulme uğramış Hristiyanlar veya paganlar olduğu yönündeki on dokuzuncu yüzyıl misyoner iddialarına karşı, erken Cumhuriyet seçkinleri bu anlatıyı tersine çevirerek Türklüğü dayattı. Bu düşünsel dönüşümün öncülüğünü, Merzifon Amerikan Koleji’nde ele geçirilen misyoner belgelerini açıkça çürütmek amacıyla etnografik çalışmalarına başlayan Baha Said, 1920’lerde yaptı. 1930’larda ivme kazanan bu yeni tez, Kızılbaş ve Alevi gruplarını geçiş hâlinde, arada kalmış bir topluluk olarak ırksallaştırıyor ve derin bir düşünsel açmaz yaratıyordu. Bir yandan Alevileri İslam öncesi saf gelenekleri koruyan “öz Türkler” olarak yüceltirken, diğer yandan yaşadıkları inanç onları Türklük, Kürtlük ve Araplık arasında sıkışmış, bozulmuş bir ara kategoriye yerleştirdiği için ulusal bir tehdit olarak damgalıyordu.

Dersim, erken Cumhuriyet yöneticileri açısından daha da karmaşık bir durum ortaya koyuyordu. Örneğin Diyarbakır Valisi Cemal Bardakçı başlangıçta etnodilsel asimilasyona dayanan şefkatli bir yaklaşımı savunarak şöyle diyordu: “Dersim seyahatimde Türkçe bilmeyen kimseye ve bir Kürt tipine rastlamadım. Sünniler Alevilere Kürt, Aleviler de Sünnilere Türk der. Kürtlere komşu Dersim Alevilerinde, Türklerden ayrı bir millet oldukları kanaati vardır ve memurlar bile bu hataya düşmüştür.” Ancak Bardakçı, başka bir yazısında bu mantığı tersine çevirerek bütünleşmenin beyhudeliğini vurguluyor ve bu kez aşılamaz bir dinî ayrılığın altını çiziyordu: “Aleviliğin en kötü ve ayrılığa yol açan yönü, onlarla Türklük arasındaki derin uçurumdur. Bu uçurum Kızılbaş inancıdır. Kızılbaşlar Sünni Müslümanı sevmez. Kızılbaşlar, ilahi kudreti taşıdıklarına ve imamların Sünnilerin elinde işkenceyle öldürüldüğüne inanır. Bu nedenle Sünnilere düşmandırlar. Bu, öylesine ileri gitmiştir ki Kızılbaşlar Türk ve Sünni, Kürt ve Kızılbaş sözcüklerini aynı kabul eder…”

Aynı raporlarda Kızılbaş ocakları, pir-rayber ağları, özerk aşiret yapıları ve Dersim dağlarını görünüşte aşılmaz kalelere dönüştüren kutsal coğrafya, Cumhuriyet’in mutlak kudretine yönelik meydan okumalar olarak çerçeveleniyordu. Türkçe, Kurmançça ve Kırmancki konuşan Kızılbaşlar arasında dede-talip ağları üzerinden kurulan, kendilerine atfedilen etnik kimlikleri aşan ve Koçgiri İsyanı sırasında öngörülemez siyasal potansiyelini ortaya koyan duygusal, kültürel ve dinsel bağlar, merkezî yönetimi derinden kaygılandırıyordu. Bu bakımdan Kızılbaşların temsil ettiği şey artık bir sapkınlık, uyumsuzluk veya küfür değil; kendinden fazlasıyla emin milliyetçi rejim açısından varoluşsal bir kriz ve köklü bir ırksal kaygıydı.

Bu bizi, ne yapılması gerektiğine ilişkin ikinci noktaya getiriyor

Müfettiş Hamdi, 1926 tarihli raporunda, “Dersim’in giderek Kürtleştiğini, ideolojik olarak katılaştığını ve dolayısıyla tehlikesinin arttığını; Cumhuriyet Hükûmeti için bir çıban olduğunu” belirtiyordu. Bu belge, Kürtleşmenin Dersim’deki Türk ve Kürt Kızılbaşların birlikte yaşadığı topluluklardan dışarıya yayılarak Sivas, Malatya ve Erzincan’ı birbirine bağlayan geniş bir coğrafi hattı nasıl etkisi altına alabileceğini vurguluyordu. Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak da Kürtleşmenin diğer Türk Kızılbaş bölgelerine yayılması tehdidine dikkat çekerek şöyle yazıyordu: “…Erzincan merkez kazasında 10.000 Kürt vardır. Aleviliği araçsallaştırarak mevcut Türk köylerini Kürtleştirmeye ve Kürt dilini yaymaya çalışmaktadırlar. Birkaç yıl içinde Kürtlüğün bütün Erzincan’ı istila etmesinden korkulmaktadır. Gelenekleri bakımından etnik olarak Türk, fakat inanç bakımından Alevi olan birçok Türk köyü, Aleviliğin Kürtlüğü ifade ettiği varsayımıyla Kürtçe konuşmakta ve ana dilini terk etmektedir…” Her ikisi de alarmcı bir üslupla Kürtleşmenin son yirmi yılda hız kazandığını belirtiyordu. Devlet görevlileri yaşlı sakinlerle hâlâ Türkçe konuşabilirken, genç kuşakta Türkçenin yerini bütünüyle Zazacalaşmış lehçeler alıyor; on yaşından küçük çocuklarda ise Türkçe tamamen kayboluyordu. Kendi hâline bırakılırsa Kürtleşmenin Dersim’in Kızılbaş Türklerini bütünüyle kuşatacağı ve geride Türklüğün hiçbir izini bırakmayacağı konusunda kuşku bulunmadığını ileri sürüyorlardı.

Kütahya Milletvekili Naşit Hakkı Uluğ, 1932 tarihli Derebeyi ve Dersim adlı metninde, bu habis yayılmadan sorumlu olarak Dersim’de bir derebeyleri sınıfı, yani seyitler ve aşiret liderleri tanımlıyordu. Seyitler, cahil kitleler arasında batıl inançları araçsallaştırarak devlet ve Sünnilik karşıtı duyguları beslemekle; aşiret reisleri ise köylüleri topraklarından mahrum bırakmak ve yoksullaştırmakla suçlanıyordu. Her iki grup da Kürtleşmenin failleri olarak suçlulaştırılıyor ve böylece soykırımcı askerî operasyonun başlıca hedefleri hâline geliyordu. Uluğ, bölge sakinlerini tutsak ve topraksız bir alt sınıf olarak tanımlayarak nüfusun bu faillerden şiddet yoluyla ve acilen “kurtarılmasını” meşrulaştırıyor; çok bilinen şu sözleri yazıyordu: “Toprağa bir ot gibi bağlı adama ‘Kürt’ denir. ‘Kürt’ toprakla birlikte alınıp satılır; toprağın sahibinin malıdır. Türk’ün başı diktir. O, izin vermez…”

Fevzi Çakmak’ın önerdiği Dersim Islahat Planı, 1935’ten sonra şekillendi ve küçük değişikliklerle uygulandı. Dersim’in mutlak biçimde boyun eğdirilmesini sağlaması beklenen disiplin ve cezalandırma harekâtının (tedip ve tenkil) işleyişi, ikili bir stratejiye dayanıyordu: Kürtleşmenin failleri olarak tanımlananların veya zaten Kürtleşmiş olanların ortadan kaldırılması ve henüz Kürtleşmemiş olanların kurtarılması. Böylece süreklilik arz eden Dersim Meselesi’nin çözümü; boyunduruk altındaki soydaşlarını özgürleştirmek, tutsaklıklarına son vermek ve sahici Türk’ü açığa çıkararak onları kendi etnik topluluklarına geri döndürmek, Türk devletinin omuzlarındaki bir yük hâline geliyordu. Operasyon başlamadan çok önce, “Kürtleştiriciler” ve “kurtarılabilirler” için hazırlanan ayrı listeler ve planlar, Dersimlilerin 1938 sonrasındaki kaderlerini birbirinden köklü biçimde ayırmıştı. Operasyonun ilk aşamalarında, isimleri hedef listelerinde bulunan aşiret reisleri, seyitler ve pirler, aşiret mensuplarıyla birlikte yakalandı. Eş zamanlı olarak yürütülen askerî tarama operasyonlarında köyler, sakinleriyle birlikte ateşe verildi; belirlenmiş “Yasak Bölge” içinde yakalananlar “Kürtleşmiş” olmakla suçlanarak katledildi veya sürgüne gönderildi. Artık Tunceli olarak adlandırılan yerde kalmasına izin verilen, hayatta kalmış “Dağ Türkleri” için ise devlet bir kurtarma programı uyguladı. Kaya, Dersim’deki biyolojik anneleri zaten Kürtleşmiş olarak hedef gösterdiğinden, onların çocuklarına kültür, dil ve terbiye aktarma kapasitelerinin kesintiye uğratılması gerekiyordu. Askerî operasyonun ayrılmaz bir parçası olarak ve onunla eş zamanlı biçimde, gelecek kuşakları yeniden kültürlendirmeyi amaçlayan ve Dersimli annelerin annelik rollerini gayrimeşrulaştıran özel bir eğitim politikası belirlendi.

Elazığ Kız Enstitüsü: Kurtarılan, Özüne Döndürülen ve Türkleştirilenler?

“Cumhuriyet’in ‘Kürtleşme’ kaygıları, Dersim soykırımı hakkında karanlık bir gerçeği açığa çıkarır: Askerî operasyon ile eğitim birbirinden ayrılamazdı. Ölçüsüz fiziksel kıyım, yakılan köyler, zorunlu sürgünler ve askerî taramalar, devletin medenileştirme ve yeniden kültürlendirme rejimlerinin yapısal bir parçasıydı. Bu bize, paternalist bir yaklaşımla ‘devletin şefkati’ olarak yüceltilen şeyin, gerçekte Kızılbaş ‘anomalisine’ yönelik soykırımcı yıkımın itici gücü olduğunu gösterir.”

Bu doğrultuda Dördüncü Umumi Müfettişlik’in başındaki Abdullah Alpdoğan, askerî operasyona komuta ederken aynı zamanda Elazığ Kız Enstitüsü’nün Tuncelili kızlara ayrılan bölümünü denetliyordu. Bu okul için seçilecek öğrencilerde aradığı ölçütleri açıklarken, onların “o zamana kadar ‘Dağ Türkçesi’ konuşmuş ve devletin resmî Türkçesini öğrenme fırsatı bulamamış”, fakat devlete karşı isyan veya itaatsizliğe karışmamış köylü ailelerinin kızları olması gerektiğini vurguluyordu. Kürtleştirici ile kurtarılabilir Dersimli arasındaki ayrımı titizlikle gözetiyordu. Benzer biçimde, okul kayıtlarının incelenmesi, öğrenci toplanan alanların esas olarak Kürtleşmiş ve isyancı olarak damgalanan, bu nedenle 1947’ye kadar nüfussuz bırakılan Yasak Bölge’nin dışında olduğunu doğrulamaktadır. Her yıl artan öğrenci sayısıyla okul, yalnızca uzun vadeli Kürtlükten arındırma, Türkleştirme ve medenileştirme misyonunun bir aracı değil; Türklüğe kazandırılabilir görülenler için aynı zamanda derhâl elde edilen bir ayrıcalık ve koruma anlamına geliyordu. Cumhuriyet Halk Partisine 1941’de sunulan bir teftiş raporu, Kaya’nın Kürtleşme tezini ve hâlihazırda yaygınlaşan Türklüğe dönüşü coşkuyla övüyordu. Alıntılıyorum:

“Tunceli çocuklarına ayrılan sınıflara girdim. Tam bir şehir çocuğu gibi konuşuyorlar. Çalışıyorlar, öğrenmişler ve gerçek milliyetlerini biliyorlar. Bunu yalnızca taklit ederek değil, bilinçli bir farkındalıkla benimsemişler.”

Elazığ Kız Enstitüsü’nü kuruluş misyonunun tam anlamıyla gerçekleştirilmesine taşıyan kişi Sıdıka Avar’dı. Avar, 1939’da burada Türkçe öğretmeni olarak göreve başlamış, kısa süre içinde “yatılı kızlardan” sorumlu müdürlüğe yükselmiş ve “Türk misyoneri” olarak tanındığı bu görevi yirmi yıl sürdürmüştü. Bu göreve bizzat Mustafa Kemal Atatürk tarafından atandığına inanılan Avar, Dersimli kızlarla geçirdiği yirmi yıl boyunca bir öğretmenden çok daha fazlası oldu. Onları “yeniden doğurmak” gibi açık bir ideolojik amaçla biyolojik annelerinin yerine geçerek devletin sert ama şefkatli anne figürüne dönüştü. Gelişimini yakından izlediği bir mezununu ziyaret ettikten sonra, gelecek kuşakların eğitim yoluyla ideolojik olarak nasıl “kurtarılacağının”, ırksal açıdan Kürtlükten arındırılıp yeniden Türkleştirileceğinin nüvelerini memnuniyetle kaydediyordu:

“Anne açık renk saçlıydı, çocuk sarışındı ve mükemmel Türkçe konuşuyordu. Saçları ve bakımı kusursuz, kıyafeti şehir çocuklarınınki gibi düzenliydi. Ata’nın buyurduğu gerçekleşmişti: Türkçe, görgü ve bilgiyle birlikte anne aracılığıyla haneye girmişti.”

Sonsöz

Sıdıka Avar’ın maternal sömürgeci iyimserliğinin aksine, bu süreç kısmi ve çelişkili sonuçlar üretti. Avar’ın “Dağ Çiçekleri” olarak adlandırdığı Dersimli kızların farklı yaşam güzergâhları, soykırım yoluyla toplum mühendisliğinin nihai sınırlarını ortaya koymaktadır. Elazığ Kız Enstitüsü mezunlarının profilleri; uzun vadeli kişisel dönüşümlere, siyasal yönelimlere ve genç kuşakların bu travmayı yeniden değerlendirme mücadelelerine tanıklık etmekte, sürecin ne denli karmaşık olduğunu göstermektedir. Nihayetinde projenin “tamamlanmamışlığı” veya “hedeflerinden sapması”, olayın temel niteliği konusunda hiçbir şeyi değiştirmez: Küçük kızlara, annelerine ve aile birimlerine uygulanan şiddet, özü itibarıyla sömürgeciydi ve soykırımcı bir tasarının temel bileşenlerinden birini oluşturuyordu.

Dahası, Dersim soykırımı görünüşte çelişkili, fakat gerçekte birbirini besleyen bir aşırı şiddet ve medenileştirme politikasına dayanıyordu: Sahada askerî operasyonlarla gerçekleştirilen fiziksel tasfiye, yeniden kültürlendirmeye yönelik eğitim politikasıyla birlikte yürütülüyordu. Bu ders, söz konusu ikiliğin, Kızılbaşlığın erken Cumhuriyet açısından varoluşsal bir biyolojik ve ontolojik kriz olarak ırksallaştırılmasından kaynaklandığını ve ancak bu yolla mümkün olduğunu savunmaktadır. Devlet seçkinleri, Kızılbaş nüfusu Kürtleşmeye doğru kayan, tehlikeli ve şekillendirilebilir bir ırksal kategori olarak patolojikleştirmiştir. Bu, Türk ulusunu korumak için tehdidi öldürmelerini ve kurtarılabilir olanı kurtarmalarını yalnızca mümkün kılmamış, aynı zamanda onlara bir görev olarak yüklemiştir. Ancak geçmişte çözülüp kapanmış bir mesele olmaktan çok uzak olan Dersimlilerin kökenine ilişkin bu istikrarsız “açmaz”, “gerçek” kimliklerini arama çabası ve Kızılbaşların şekillendirilebilirliğine ilişkin kuşkular; Dersimlilerin, Türk devletinin ve Kürt milliyetçiliğinin peşini bırakmamaktadır. Bu durum, 1930’ların ontolojik inşalarını ve bunların hem Dersim 1937–1938 hem de günümüz Kızılbaşları açısından politik sonuçlarını yeniden değerlendirmeyi zorunlu kılmaktadır.

Avar, Sıdıka. 1999. Dağ Çiçeklerim: Anılar. 3. baskı. Ankara: Öğretmen Dünyası Yayınları.

Aygün, Hüseyin. 2009. Dersim 1938 ve Zorunlu İskân: Telgraflar, Dilekçeler, Mektuplar. Ankara: Dipnot Yayınları.

Baran, Taha. 2014. 1937–1938 Yılları Arasında Basında Dersim. İstanbul: İletişim Yayınları.

Beşikçi, İsmail. 1990. Tunceli Kanunu (1935) ve Dersim Jenosidi. İstanbul: Belge Yayınları.

Bilmez, Bülent ve Şükrü Aslan. 2015. Belleklerdeki Dersim ’38. İstanbul: Tarih Vakfı.

Gündoğan, Nezahat ve Kazım Gündoğan. 2012. Dersim’in Kayıp Kızları: “Tertele Çenequ” (Kızlar Kırımı). İstanbul: İletişim Yayınları.

Işık, Ayhan Serhat ve Serhat Arslan. 2012. “Bir Asimilasyon Projesi: Türkiye’de Yatılı İlköğretim Bölge Okulları.” Toplum ve Kuram 6–7: 107–140.

Kemali, Ali. 1992. Erzincan: Tarihi, Coğrafi, Toplumsal, Etnoğrafi, İdari, İhsai İnceleme Araştırma Tecrübesi. İstanbul: Kaynak Yayınları.

Mazıcı, Nurşen. 1996. Celal Bayar Başbakanlık Dönemi, 1937–1939. İstanbul: Der Yayınları.

Tankut, Hasan Reşit. 2000. Zazalar Üzerine Sosyolojik Tetkikler. Kalan Basım Yayın.

Türkyılmaz, Yektan. 2017. “Asmên Ra Roz Vıneto: Yimami’nin Ağıtları Soykırım İncelemelerine Neleri Hatırlatıyor?” Biamag–Cumartesi, 6 Mayıs.

Türkyılmaz, Zeynep. 2001. “Turkification of Non-Turkish Groups through Education in the Eastern Province of Tunceli, (1925–1950).” Boğaziçi Üniversitesi.

Türkyılmaz, Zeynep. 2016. “Maternal Colonialism and Turkish Woman’s Burden in Dersim: Educating the Mountain Flowers of Dersim.” Journal of Women’s History 28 (3): 162–186.

Uluğ, Naşit Hakkı. 1939. Tunceli Medeniyete Açılıyor. İstanbul: Cumhuriyet Matbaası.

Üngör, Uğur Ümit. 2016. Modern Türkiye’nin İnşası: Doğu Anadolu’da Ulus Devlet ve Şiddet (1913–1950). İletişim Yayınları.

CanoCan Films / Ekin Can Erol

Ekin Can Erol, ailesinin kökleri Türkiye’nin Dersim bölgesine uzanan Alman-Kürt belgesel yönetmeni ve yapımcıdır. Almanya’nın Potsdam kentinde yaşayan Erol, tarih, kültürel kimlik, göç, hafıza, din ve azınlık deneyimlerini ele alan belgesel projelerine odaklanan bağımsız film yapım platformu CanoCan Films’in kurucusudur.

Erol, Tarih ve Felsefe alanlarında lisans eğitimi almıştır. Akademik çalışmalarında da Dersim’e odaklanmıştır: lisans tezinde 1937–1938 olaylarını ve bu olaylara ilişkin tartışmalı tarihsel yorumları, özellikle de olayların isyan mı yoksa soykırım mı olarak sınıflandırılması gerektiğine ilişkin tartışmayı incelemiştir. Akademik birikimi ve Dersim’le kişisel bağı, tarih, kimlik ve kolektif hafızaya yönelik belgesel yaklaşımını şekillendirmeye devam etmektedir.

İlk belgeseli Asla Unutma – Sorumluluğumuz Nedir? (2020), Holokost’un hatırlanmasını ve Nasyonal Sosyalizm suçlarına ilişkin hafızanın korunmasında genç kuşakların taşıdığı sorumluluğu ele almıştır. Bunu, Alevi kimliği, tarihi, diasporası ve kuşaklar arası değişime odaklanan Alevilik – Bir Kimlik Arayışı (2021) ve Almanya Diasporasında Alevilik – Bir Başarı Hikâyesi mi? (2024) izlemiştir.

Son belgeseli Ziyaret – Doğanın Sesi (2026), kişisel anlatıları, dinî bilgiyi ve akademik perspektifleri bir araya getirerek Alevi geleneklerindeki, özellikle Dersim’deki kutsal mekânları ve peyzajları incelemektedir. Film ayrıca 16. Kürt Film Festivali’nin seçkisine alınmış ve festivalde gösterilmiştir.

Erol, CanoCan Films aracılığıyla kültürel, eğitsel ve akademik projeler için görsel-işitsel formatlar geliştirmekte ve üretmektedir. Çalışmaları, belgesel anlatımını tarihsel araştırmalar ve toplulukların bakış açılarıyla buluşturarak yeterince temsil edilmeyen tarihleri ve deneyimleri daha geniş kitleler için erişilebilir kılmayı amaçlamaktadır. Erol, 2026 yılında Alevi Ansiklopedisi Açık Dersler Serisi’nin Berlin’de gerçekleştirilen ilk çekimlerinin teknik yapımından ve stüdyo çalışmalarından sorumlu olmuştur.

https://www.canocanfilms.de/ / [email protected]
https://www.youtube.com/@CanoCanFilms
https://www.grin.com/document/373911
https://ucrisportal.univie.ac.at/de/publications/alevitentum-eine-suche-nach-identität/

Sponsor
Bu dersin çekimleri, Förderverein Alevitische Kultur (FAK) (https://aleviten.ch/) tarafından 13 Haziran 2026 tarihinde İsviçre’nin Bern kentinde Alevi Ansiklopedisi’ni tanıtmak ve desteklemek amacıyla düzenlenen etkinlikte toplanan bağışlar ve CanoCan Films yapımcısı Ekin Can Erol’un gönüllü emek katkısıyla gerçekleştirilmiştir. Çekimler, 11 ve 18 Temmuz 2026 tarihlerinde Berlin Alevi Toplumu (Alevitische Gemeinde Berlin) binasındaki CanoCan Films stüdyolarında yapılmıştır. Bağışlarıyla destek veren herkese ve gönüllü emeği için Ekin Can Erol’a teşekkür ederiz.

Lisans Bilgisi

© Yazar(lar). Aksi belirtilmedikçe, Alevi Ansiklopedisi’nde yayımlanan maddeler Creative Commons Atıf 4.0 Uluslararası Lisansı kapsamında lisanslanmıştır.

Logo CC by - Homepage

Picture of Dr. Zeynep Türkyılmaz

Dr. Zeynep Türkyılmaz

Dönem

Yukarı Çık

Alıntıla

  • Dersim Soykırımı, Kızılbaşlar ve Cumhuriyet’in Sömürgeci Fantezileri
  • Yazar: Türkyılmaz, Dr. Zeynep
  • Web Sitesi: Alevi Ansiklopedisi
  • Erişim Tarihi: 23.10.2026
  • Web Adresi: https://www.aleviansiklopedisi.com/open-lectures/dersim-soykirimi-kizilbaslar-ve-cumhuriyetin-somurgeci-fantezileri-10401/
Türkyılmaz, Dr. Zeynep (2026). Dersim Soykırımı, Kızılbaşlar ve Cumhuriyet’in Sömürgeci Fantezileri. Alevi Ansiklopedisi — ISIL: DE-4607. https://www.aleviansiklopedisi.com/open-lectures/dersim-soykirimi-kizilbaslar-ve-cumhuriyetin-somurgeci-fantezileri-10401/ (Erişim Tarihi: 23.10.2026)
[working_gallery]